1
Kuş yağmuru on mart iki bin on sekizde, ulusal saatle tam olarak akşam altı otuz yedide başladı. Genelde bu tür olaylara isim verirken yaratıcılıkta sınırları zorlayan medya, daha önce bir benzeri olmadığı halde olayda “Kuş Yağmuru” gibi basit ama açıklayıcı bir ismi tercih etmişti.
Bu tuhaf olay başladığında her zaman olduğu gibi işten dönüyordum. Ofiste giymeyi tercih ettiğim şık kıyafetlerimden biri üzerimdeydi ve annemin hediyesi zümrüt kolyem, boynumdan dekolteme doğru sarkmış duruyordu. Kısa vapur yolculuğunu temiz fakat soğuk havada geçirmeyi göze alamamış, içeride uyuklamayı tercih etmiştim.
“Pat!” diye ani ve sert bir çarpma sesi ve onu takip eden tiz bir çığlıkla başladı. Gözlerimi açtım ve camın önünde toplanmış, hayret nidaları çıkaran insanları gördüm. Birileri bir şeyler söylüyordu; ancak ardı arkası kesilmeyen şiddetli çarpma sesleri yüzünden konuşmaları anlayamıyordum. Çıkan sese bakılırsa, dev buz parçalarından oluşan bir dolunun ortasında kalmış gibiydik. Kıyıya yanaşmak üzere olan vapur durmuş, sert rüzgârın ve dalgaların etkisiyle olduğu yerde yalpalayıp duruyordu. Ufak tefek cüssemle kalabalığın arasından kendime bir boşluk bulup dışarıya bakmaya çalıştım; ama o sırada yağmur başladığı gibi aniden bitmiş, geriye iç bulandırıcı, tuhaf bir manzara bırakmıştı. Vapurun açıkta kalan kısımları, sayılamayacak kadar çok martı ve az sayıda karga ölüsü ile canlı bir tür tabakaya dönmüştü; ancak bu “canlı”, ufak tefek kasılmalar dışında hareket etmiyordu.
Oluşan panik ve kargaşa yüzünden, vapurdan neredeyse kırk dakikada inebildim. İskeleye adım attım; manzara korkunçtu! Her taraf ölü kuşlarla doluydu. Gözüm bir an, sağımda tereddütlü adımlarla, dikkatlice yürüyen bir adama takıldı. Hemen önündeki martı cesedine basmamaya çalışan adam, bir diğerinin kafasını ezdi. Çıkan ıslak çatırtı sesi ve görüntü korkunçtu. Öğürerek olduğum yere çöktüm ve içimde ne varsa çıkardım. Bu sırada ortalık son derece gürültülüydü. Korna sesleri, konuşmalar, bağırışlar… Martıların daimi sesi yoktu. Toplu taşıma kilit haldeydi ve etraftaki insanların paniğini adeta havadaki titreşimlerde, hatta kafamın içinde hissediyordum.
Kolyemin ucundaki zümrüdü sımsıkı sarmış ve ısıtmış, dua ederek, korku ve dehşet içerisinde evime elli beş dakikada yürüdüğümü hatırlıyorum. Yürürken yol üzerinde rastgele yatan kuşlara basmamaya çalışıyor, aynı anda onlara bakmaktan da kaçınıyordum. Yolu yarıladığımda dayanamadım ve içi boş midemi zorlayarak bir kez daha kustum. Gözlerimden akan, soğuk hava ve rüzgârın etkisiyle buz gibi olmuş yaşları ve yüzümden kanın çekildiğini hissedebiliyordum.
Nihayet eve varabildiğimde, annem gözleri dolu dolu, kısa ama sessiz bir çığlıkla karşıladı beni. Sertçe sarıldı, iyi olup olmadığımı sordu, sonra da yaşadıklarını anlatmaya başladı: Olay başladığında balkonda sigara içiyordu. Bir anda başlayan kuş yağmuru ile sigara tutan eline bir karga ölüsü çarpmış, annem çığlık atarken bir diğeri omuzu üzerinden sekmişti. Annemin hafifçe kızarmış omuzuna baktım. Bence yaşadığı psikolojik şok daha ciddiydi.
Annemle beraber birbirimize sarılmış halde, gece saat bire kadar televizyon kanallarını izledik. Medya sahip olduğu tüm bilgiyi, çalışanlarının da endişeleri ile birlikte, hayal gücümüz ve korkularımızla harmanlıyor, bir amplifikatörden geçirip bin katı bir şiddetle üzerimize kusuyordu.
Tabletten haberi okuduğum sırada, televizyon kanalında konuşan meşhur ekonometrist profesörlerden biri, gümrüklerden geçen tır sayısındaki artışa bağlı, Türkiye’ye sızdırılması muhtemel bir biyolojik kitle imha silahı ihtimali üzerine yaptığı tahmini, ateşli bir üslupla anlatıyordu ki, haberin şoku ile “Yok artık!” diye bağırdım. Annemin merakla bana baktığını gördüm ve tabi haberi onunla da paylaştım: Kuş ölümleri sadece Türkiye ya da belli bir bölgeyle sınırlı değildi. Tüm dünya genelinde ve aynı anda gerçekleşmişti! Olayın büyüklüğünü aklım almıyordu. İçimdeki endişe yumrusunun tüm iç organlarıma yaptığı baskı biraz daha arttı.
Şunu belki de şimdiden yazmam lazım: Aynı anda ve dolayısıyla farklı yerel saatlerde gerçekleşen kuş yağmuru, yine tüm dünya genelinde, hızla incelendi. Bir virüs, hastalık, kimyasal saldırı yoktu. Aslında ölüm nedenleri çok basitti: Kalpleri durmuştu. Pili biten bir saat gibi çalışmayı bırakmıştı ve uzmanların düşüncesi, beynin de aynı anda işlerliğini kaybettiği yönündeydi.
Televizyon ve internet dünya genelinde yaşanan panikle ilgili epey bir ipucu veriyordu. Bir kere hayatta kalan tek bir kuş dahi yoktu. En vahşi türler olan baykuşlar, kartallar, şahinler ve akbabalar. Balıkçıllar, hatta tavuklar (ve yumurta!), besin zincirinin tam ortasında yer alan milyarlarca canlı. Hepsi bir gün öncesine kadar tüketiyor ve tüketiliyordu. Onlar olmadan devam edecek olan hayatımızda meydana gelecek değişimi ise düşünemiyordum.
2
Ertesi sabah saat altıya doğru uyandığımda hava henüz aydınlanmaya yüz tutmuştu. Aslında işe yetişmek için kalkmam gereken saat yedi otuzdu ve dahası kimsenin dün akşamki felaketten sonra bizi beklemediğinden emindim; dolayısı ile işe gitmek gibi bir niyetim de yoktu.
Beni tam olarak neyin uyandırdığını bilmiyorum. Belki sabah ezanının sesi, belki dün yaşadığımız tuhaf ve stresli gündü; ama ne olursa olsun, yataktan kalktığımda kendimi dinç hissediyordum. Soğuktu; yine de balkon kapısını açtım ve yüzüme sertçe vuran soğuk havayı derin bir nefesle içime çektim. Aslında leş gibi, yoğun kıvamlı pis bir koku bekliyordum. Oysa beklediğimin aksine kötü kokmuyordu. Bunun yerine soğuk ve sert esen rüzgârla karşılaştım.
Ortalıkta kuşlardan eser yoktu! Bunun yerine yollar, kaldırımlar ve dün akşam kuş cesetlerinin işgal ettiği her yer koyu renkte lekelerle doluydu. Krem rengi, koyu kıvamlı ve kokusuz bir sis tabakası görebildiğim her yöne doğru uzanmış, önüne gelen her şeyi içine almıştı. Sert esen rüzgâr bile bu yoğun sisi dağıtamıyordu.
Soğuğa aldırmadan, elim yine kolyemin ucunu tutar halde, bir süre hareketsiz bir şekilde durdum. Kafam hâlâ bu tuhaflığı kaldıramıyordu. Sabahın renkten renge girmiş, kendine has bir cümbüş olmuş aydınlığında, yoğun sessizliğe odaklandım. Korkutucu ve büyüleyiciydi.
Aslında burada belki “sessizlik” kelimesi tam da uygun düşmüyor. Çünkü sert esen rüzgâr, apartmanların arasında ve karşısına çıkan tüm engelleri aşarak ilerlerken, vahşi bir şekilde uğulduyor, o uğuldama soğuk hava ile birlikte insanın içini daha da titretiyordu. Bomboş sokağa ve küçük hışırtılarla yolunda ilerlemekte olan bir parça gazete kâğıdına baktım. Kaldırımın karşısında, bir apartman kapısının paspasına yerleşmiş, soğuktan olduğu yerde tortop olmuş bir sokak köpeği vardı. Aceleyle giden gazete kâğıdına doğru attığı panikle karışık endişeli bakış, yaşadığımız tuhaf gecenin sadece bizi değil, hayvanları da etkilediğinin ufak bir kanıtı gibiydi.
Bir an kendime geldim ve yeniden etrafa hızlı bir bakış attım. Güneş biraz daha yükselmişti ama hâlâ sis yüzünden etraf gözükmüyordu. Aslında tüm bu sessizlik ve felaket bir kenara, sisin kendisi bile sinirlerimi aşırı derecede bozmaya başlamıştı. İçeri girdim ve balkon kapısını sıkıca kapattım. Ne kadar üşüdüğümü o zaman fark ettim. Annemin yanına, yorgan altına uzanıp, sıcak yatağın da etkisiyle biraz olsun rahatlamak, içimi rahatlatmak istedim.
Odasına girdiğimde onu yatakta değil, yüz üste yere düşmüş bir şekilde buldum. Başı yana doğru dönük, gözleri boşluğa doğru anlamsızca bakıyordu. Alnı ile saç derisinin birleştiği yerden akan kan, başı ve sağ omzunun bir kısmını kaplayan düzgün bir eliptik şekil oluşturmuştu. Bu şeklin dış kısımlarının artık kurumaya yüz tuttuğunu görebiliyordum. Ve yatağın yanı başındaki komodinin kenarında da kan lekeleri vardı.
Bu can sıkıcı ânın devamını detayları ile yazmayacağım. Hayatımdaki en güçlü çığlığı attım ve kapının girişinde yığılıp kaldım.
3
Bugünü de sayarsak Kuş Yağmuru’ndan sonraki yaklaşık bir ay kadarlık bir süreyi yazıyor olmalıyım. Günleri bir süre sonra takip etmeyi bıraktım.
Beni baygın, yerde yatar bir halde bulmuşlar. Ayılttıkları ânı hatırlamıyorum. İyi olup olmadığımı sormuşlar ve dahası konuşmuşuz, bunu da hatırlamıyorum. Zaten söylediğim iki şeyden biri “Çok sisli”, diğeri ise “Komodinde kan var” ya da bunun gibi bir şey olmuş. Sonraki birkaç günü, bir yandan annemin ani ölümünün şokunu atlatmaya, diğer yandan da neden öldüğünü öğrenmeye çalışarak geçirdim.
Annemin ölüm nedeni başını çarpması değildi. Kuş Yağmuru sonrasındaki ilk gecenin sabahında uykusundan uyanamayan diğer dört buçuk milyar insanın ölüm nedeni gibi, onunkini de kimse bilmiyordu. Bildiğimiz tek şey, on iki yaş altı ve altmış yaş üstü nüfus kitlesinin bir gecede ve neredeyse tamamen ortadan kalktığıydı. Arada kalan genç – orta yaşlı kısım içindeki kayıp oranı ise özellikle orta yaşlara yaklaştıkça düşüyordu. Ölüm nedenlerinin Kuş Yağmuru sonrası ortaya çıkan sis ya da sisin içeriğindeki bir tür zehirli madde olduğu konusunda hemfikirdik. Bunun bir nedeni sis ve ölümlerin eş zamanlı ortaya çıkması, diğer nedeni ise sağ kalan bizlerin de günden güne bitkin ve hasta düşmemizdi.
Üçüncü gün, deyim yerindeyse kör bir sabaha uyandık. Dünyanın geri kalanı ile iletişimimiz kesilmişti. Nedenini kimse bilmiyordu ama uyduların artık çalışmadığını düşünüyorduk. Bunu düşünmemizin nedeni ise internet, mobil iletişim ve uluslararası televizyon, radyo gibi iletişim kanallarının kesilmesiydi. Haberleri yerel kanallar ya da hep en güncel bilgilere sahip görünen sivil toplum örgütleri tarafından yapılan duyurular aracılığı ile takip etmeye başladık. Elbette ki ne olduğu konusunda kimsenin tam bilgisi yoktu; varsa da bize söylenmiyordu.
Ordu ve polis, sivil toplum kuruluşları ile birlikte görev başındaydı. Tüm generaller ve yaşı geçkin, tecrübeli amir ve komutanlar ölünce, hızlıca zoraki bir kadro değişikliği yapılmıştı; zira sokaklardaki panik dalgasının, beraberinde şiddeti ve kaosu getirmesi kaçınılmaz gözüküyordu. Tüm yiyecek ve içeceklere, yakacak maddeleri, temizlik maddeleri gibi temel ihtiyaçlara el kondu. Bunlar bölgesel görevlere dağılmış görevli birimlerce günlük olarak ya da iki, üç günde bir düzenli olarak dağıtılmaya başlandı. Ve ölümler… Cesetlerin yakılması gerekiyordu, bunu da asker halletti.
İlk kitlesel ölüm akınını, bir hafta kadar sonra ikincisi izledi. Aslında her gün kayıplar oluyordu; ama bu hastalık her neyse, belli aralıklarla nüksettiğini gözlemliyorduk. Öksürük, ishal, kusma ve hatta nezle gibi hafif bir belirtisi bile yoktu. Benim için hissettiğim bu şey, depresyonun fiziksel bir karşılığı gibiydi: Canın vücudumdan her gün biraz daha çıktığını, halsizleştiğimi gücümün ve yaşama arzumun bittiğini hissediyordum. Etraftan gelen ve bir artıp bir azalan ölüm sayıları da bu duruma tuz biber oluyordu. Bu durum yüzünden artık diğer haberler bile önemini kaybetmeye başlamıştı: Değişen doğa koşulları yüzünden tarlaları, köyleri, çiftlikleri basan fareler, sıçanlar gibi, kuşların beslendiği hayvan türlerine ait haberler ve böcekler… Her yeri sarmaya başlayan, sürekli öldürmek zorunda kaldığımız, ilaçlamalara rağmen bitmek, tükenmek bilmeden ve gittikçe artan sayıda farklı böcek türleri ile ilgili son bilgiler… Bunlar hep artık görece önemsiz gözüken haberlerdi.
Kaçınılmaz sona yaklaşıyorduk.
4
Tüm dünyanın günah içinde kaynadığı, fokurdadığı bir anda dünyaya inen seçilmiş kişi, elçi, peygamber size nasıl görünür? Bir kurtarıcı gibi mi, yoksa bir cezalandırıcı gibi mi? Her ikisi mi? Belki de sadece ölümün ta kendisi gibi… Onun farklı olduğunu bildiğinizi ama amacını bilmediğinizi düşünün. O hiçbir şey yapmadan dursun ve siz ona bakın. Aklınızın bir köşesinde, ufacık da olsa bir umut kıvılcımı parlar mı?
Dediğim gibi artık tarihlere bakmıyorum. Bir duvar takvimim vardı. Bir günde o takvimle o kadar çok böcek öldürdüm ki, en sonunda camdan aşağı, iğrenç renkli sisin içine bırakıverdim. O yüzden sadece tahminde bulunacağım: Sanırım iletişimin kesilmesinden iki hafta kadar sonra, üçüncü haftanın sonuydu ve onlar geldiler.
Biz sadece iki tanesini gördük ama her yerde olduklarından eminiz. Bir gün sisli, rengi kaçmış bir sabaha uyandık ve gökyüzünde duran iki tuhaf cisimle karşılaştık. Güneşin açısına veya gece karanlığına göre rengi değişen, sert köşeli, düzgün dikdörtgen yapılar. Adeta bizimle birlikte ve aynı hızda dönüyorlarmış gibi, gökyüzündeki pozisyonları geldikleri günden beri hiç değişmedi. Ve gözümüzle görebildiğimiz ya da fark edebildiğimiz kadarı ile hiçbir şey yapmadan, öylece duruyorlar.
Ölmemizi, bitmemizi bekliyorlar.
Sanırım geldiğimiz noktada artık daha sağlıklı tahminler yapabiliyoruz. Kuşların belki de yüzbinlerce yıl önce ekosistem içine ustaca yerleştirilmiş, bir tür uzaktan kontrollü kitle imha silahı olabileceğini söylediğimde, birkaç kişinin daha aynı şeyi düşündüğü ortaya çıktı. Hatta bunca zaman aramızda bulunmaları, dünyanın her yerine yayılmış olmaları ve onların bir silahtan öte, bir gözlem aracı olabileceklerini düşünenler var.
Anlatabileceklerim bu kadar. Artık ciğerlerim hava kabul etmeyecekmiş gibi güçsüz ve küçük nefeslerle işliyor. Kalbimin ara ara teklediğini hissediyorum. Bugün ilk kez ufak bir kriz geçirdim. Kendimi ölecekmiş gibi hissettiğim kriz sonrası ve hâlâ nefes alıyorken, yaşadığımız son bir ayı yazıya dökmek istedim. Bence motivasyonum, artık korku ve çaresizlik noktasını aşmış olmamız. Her an bir şey olacakmış gibi, o âna odaklanarak yaşıyoruz.
Anne yadigârı zümrüt kolyem, hâlâ boynumda, hâlâ zarif ve pırıl pırıl. Geçmişimin ve annemin yegâne hatırası. Bana her şeye rağmen uğur getirdiğine inanıyorum. Onu sımsıkı tutup, son dileğimi diledim: Anneme kavuşmayı. Bunu okuyan sen, kolyem artık senindir.
Not: Neden mi yaptılar? Bunu biz nereden bilebiliriz ki…