GİRİŞ

Hikâye müthiş bir klişe ile başlıyor. Genç adam yüreğinden kopan bir kıvılcımla tutuşan heyecan yağının aleviyle, mum ışıklarından daha parlak görünen gözlerini kadınınkilere kilitliyor. El ele tutuşuyorlar, parmaklar kördüğüm. “Seni gördüğüm ilk ânın tadı gözlerimde, seninle ilk tanıştığım günün heyecanı yüreğimde…” diye başlıyor adam, ve bir dizi kelimeyi, tam olması gerektiği gibi uygun şekilde art arda dizmeyi başarıp, evlenme teklif ediyor. Tebrikler, alkışlar ve altınlar birbiri ile yarışıyor, galip gelen çifte Antalya’da balayı süiti hediye ediliyor. Ve belki de zoru başarıp mutlu oluyorlar…

BÖLÜM 1: KAYIP

Bugün ortada hiçbir sebep yokken, durduk yere onu kaybettim. Size de öyle mi olur bilmem; ev derli toplu da olsa, darmadağınık da, eşyalarımın çoğunun yeri katî suretle bellidir. Tüm o karmaşanın içinden piyango çeker gibi bir seferde çekerim; lâkin çekilişin kazananı hep ben olurum. Ama ayda yılda bir, eşyalarımdan birini her zamanki muhtemel yerinde bulamazsam, işte o zaman elim ayağım birbirine dolanır.

O gün durum biraz farklıydı. Kaybettiğim şey eşyalarımdan biri değil, tam on iki yıldır evli olduğum kocamdı. Son derece alışık olduğumuz üzere, her sabahki rutin konuşmamızı yapmak için onu saat onda aramama rağmen telefonuna cevap vermiyordu. Toplantıya gireceği zaman mutlaka önceden haber verirdi, bu yüzden derhal şüphelendim. Çalıştığı şirkette aramın gayet iyi olduğu, ara sıra birlikte dışarı da çıktığımız sekretere ulaştım ve henüz ofise varmadığını öğrendim. Belki bankada işi vardı, belki bana söylemediği kadar gizli bir şey, bir derdi ya da tam tersi bana bir sürprizi vardı. Yine de endişem, nemli yaz sıcağında acele ile yürüyen adamın alnında biriken ter damlacıkları kadar çok ve rahatsız ediciydi. En azından bir mesaj atmalıydı. Saatime baktım: Onu beş geçiyor, yanlış olmalı, mümkün değil! Bilgisayar saati ile karşılaştırdım ve saatimin on dakika kadar önce durduğunu fark ettim. Günüm gittikçe güzelleşiyordu!

On beş dakika bekledikten sonra, bir toplantıya girmek zorunda kaldım. Toplantıdayken beni aramasını ve ulaşamamasını, benim gibi meraktan kudurmasını istiyordum. Yine sürprizi o yaptı. Toplantının ortasında kapı çalındı ve içeri giren iş arkadaşım, daha önce yüzünde görmediğim bir ifadeyle, acil bir telefonum olduğunu söyledi. Cümlesinin ortasında yüreğim sıkıştı, kulaklarım uğuldamaya başladı.

Kendimi bu kadar kötü hissetmemin nedeni hem acil telefon haberi, hem de arkadaşımın yüz ifadesiydi. “Kesinlikle bir problem yok” diyen (sağa doğru eğimli, asimetrik, çarpık gülümseme ile) sahte ifade duvarının altından sızan endişe… Dengesini yitiren tansiyonumun da etkisiyle, sarhoş gibi masama yürüdüm. Kâbus başlamıştı, uyanmak yasaktı ve üzerime çöken karabasan, nefes almamı bile engelleyecek kadar ağırdı.

BÖLÜM 2: ÖLÜM

Telefonda öldüğünü söylemediler. Yoğun bakımdaydı, hemen oraya gelmeliydim. Ama olan olmuştu. Eskiden kocam olan adam, trafik canavarı tarafından çiğnenmiş, ruhu canavarın midesine inerken, vücudu geri tükürülmüştü. Bir şey hissetmedi deniyordu; ama onun acısından biz, tüm sevenleri ağlıyorduk.

Sonrası fena, biliyorsunuzdur. Aylarca süren bir trajedi ve bitti mi? Hayır. Hâlâ içimde eksikliği ve yokluğunun buz gibi soğukluğu var; ama anlatmak istediğim bu değil.

Hastanede gerekli formu doldurup, ölüm belgesini imzaladım. Eşyalarını teslim ettiler. Saatime baktım: Onu beş geçiyor. Durduğunu unutmuşum! Eve gittiğimde, ilk iş başka bir saat takmak istiyordum.

Saatleri çok severdi. Hep büyük bir dikkatle, bir özenle bakardı. İkinci yıldönümümüzde ona köstekli bir saat hediye ettim. Hani şu artık kimsenin takmadığı, cepte muhafaza edilen, eski moda saatlerden. Hafif oval, çok güzel bir camı, kadranın arkasında görülen, sürekli hareket halindeki parlak ve temiz çarkları vardı. Gümüş rengi saati ilk gördüğündeki şaşkınlığını ve mutluluğunu unutamıyorum. Pek çok kez taktı, takmadığı zamanlarda da güzelce silip, kutusunda saklardı. Onu ve diğer tüm kol saatlerini.

Ve şimdi o saatlere boş gözlerle bakıyordum. Her zamanki yerinde duran köstekli saat kutusu ve etrafına düzenli bir şekilde dizilmiş renkleri ve biçimleri farklı kol saatleri. Hemen yanlarında ise benim iki adet saatim duruyordu. Rastgele birini seçip koluma taktım. Başım dönüyordu. Bir gün önce giydiği pijamasını da yanıma alarak, yatağa uzandım, kendimi dış dünyaya ve iğrenç gerçekliğine kapattım.

Sersem gibi uyandım. Beni uyandıran ses neydi? Kapı bir kez daha çalınca, yataktan çıktım ve otomatiğin düğmesine bastım. Üstümde hâlâ iş kıyafetleri duruyordu. Saate baktım, dördü biraz geçiyordu. Mutfaktaki büyük saat, kolumdaki ile aynı fikirde değildi. İkiyi biraz geçe durmuştu; daha doğrusu durmamış, bozulmuştu. Akrep ve yelkovan aynı yerinde sayarken, son otuz saniyeyi yokuş yukarı koşması gereken saniye, bir yukarı-bir aşağı seğiriyor, saatten, adeta zorlanırmış gibi tuhaf bir ses çıkmasına neden oluyordu. O sırada asansör bizim katta durdu ve sevdiğim insanı kaybettiğim andan sonraki otuz altı saatin tek yalnızlığı geride kaldı…

BÖLÜM 3: RÜYALAR VE GERÇEKLER

Taziyeler, cenaze işlemleri, cenaze namazı, taziyeler, toprağa verilme, taziyeler, eve dönüş, yine taziyeler ve helva. Nihayet yalnız kaldığımda, artık hafta sonu olmuştu. Birkaç kez yardımcı olduğum bulaşık işi ve bir kez de çamaşır makinesini çalıştırmak dışında hiçbir işe dahil olmadım.

Cenazeden iki gün sonraydı, kardeşi bana geldi (her gün geliyordu. Sonuçta ikimizin de acısı büyüktü ve desteğe ihtiyacımız vardı. Ölüm kokulu atölyelerde törpülenen, birbirini tamamlayan, iç içe geçmeli iki bulmaca parçası gibiydik). Dün gece rüyasında onu gördüğünü söyledi. “Hüzünlüydü” dedi. “Altında kadife pantolon ve üstünde şık gömleği ile işyerinde gibiydi. Elleri ceplerinde geziniyordu sürekli. En sonunda kafasını kaldırıp bana baktı, ‘Saat kaç?’ dedi.” Kardeşi rüyası ile ilgili birkaç şey daha söyledi ama dinlemedim. Saat konusu yine karşıma çıkmıştı ve artık sinirlerimi bozmaya başlıyordu. Geçtiğimiz iki gün içerisinde kol saatim ve mutfak saati dışında, salondaki saat de durmuştu: Artık hep üçe on kalayı gösteriyordu. Pilinin bittiğini tahmin ediyordum ama henüz değiştirmemiştim.

O gerginlikle sertçe ayağa kalktım, salondaki saati olduğu gibi çöpe atacaktım. “Ne…” diye sordu, yüzümdeki soru işaretini görünce lafını tamamlayamadı. Hâlâ çalışmadığından emin olmak için salondaki saat ile kolumdakini karşılaştırmış ve şaşkınlıkla kolumdaki sağlam olan diğer saatin de bir süre önce durduğunu fark etmiştim. Yavaşça ama kararlı bir şekilde kalktığım noktaya geri çöktüm. Ellerimi başımın arasına aldım ve ağlamaya başladım.

Kardeşi ne olduğunu anlamamış olsa da durumumu bildiği için bir süre sessiz kaldı. Sımsıkı sarıldı, belki de ağlarken eriyip gitmemem için sıkı sıkı tuttu beni. Sakinleşince ne olduğunu sordu, ben de anlattım. Üst üste bozulan saatlerden bahsettim. Ciddi bir ifade ile “Tesadüf olduğunu düşünmüyorum;” dedi, “ama bence durum onunla alâkalı değil. Belki de tüm bu üzüntü, moral bozukluğu, negatif enerji, bir şekilde etrafını da etkiliyordur.” Ve bunun gibi bir şeyler… Aslında cevabının kendi içerisindeki mantığını görebiliyordum. İnsan aklı, beyni senaryo üretmek üzerine durmaksızın işleyen bir mekanizmadır. Her şeyde bir neden-sonuç ilişkisi, bir başlangıç-son ararız, bulamadığımızda da kendimiz üretiriz. Kardeşi ile bu düşüncemi paylaşmadım. “Bilmiyorum…” dedim. Bilmiyordum ve her nedense bu durum beni korkutmuyordu. En sevdiğimi temelli kaybetmiştim ve geri kalan hiçbir şeyin önemi yoktu.

 Sonrasında ne oldu derseniz, bir süre hiçbir şey olmadı. Pek çok kez mezarlığa gittim. Ellerimle yaprakları, tek tük çöpleri ayıkladım; aldığım arsız buz çiçeklerini diktim, suladım. İşime kaldığım yerden devam ettim ve acımı çok da derine gömmemeye çalışarak (çok derinlere gömülen acılar, kökü çok derinlere inen problemlere neden olur, demişti bir arkadaşım), kendimi hayatın geriye kalan kısmı ile oyalamaya çalıştım.

BÖLÜM 4: “SAATİM NEREDE?”

Zaman her şeyin ilacıdır derler. Bence de doğru, sadece ilacı alış saatimiz belirsiz. Kalkınca, ayaktayken, yemek öncesi, sonrası, tuvalette, işyerinde, … durmaksızın lök lök yutuyoruz. Yan etkileri de tabi o kadar dozun üzerine ister istemez ortaya çıkıyor; kafa bozuluyor bir güzel.

Aylar birbirini kovalarken, evdeki saatler ara sıra durmaya, bozulmaya devam etti. Belli bir rutini yoktu. Salondaki durmuş saati hiç değiştirmedim (hâlâ da o piller üzerinde duruyor) ama üç ay kadar sonra o kendi kendine çalışmaya karar verdi. Nedenini sorgulamadım bile. Sorgulasaydım, önceliği pilini değiştirdiğim halde tekrar duran kol saatime verirdim. Üşenmedim, bir daha değiştirdim. Hatta bu tuhaf, yeni düzene bir şekilde uyum sağlamayı başardım. Ne zaman bir saatin durduğunu fark etsem, o günü takip eden birkaç gün içerisinde mutlaka mezarlığı ziyaret ediyordum. Bunu, beni özlediği, mezarlığa gelmem için bir tür işaret verdiği şeklinde yorumlamıştım. Yanıldığımı nereden bilebilirdim?

Evliliğimizin üçüncü ve son yıldönümü. Akşam beni işyerimden alıp, Galata tarafında çok şık bir yere götürüyor. Pırıl pırıl bir gecede, güzel bir müzik eşliğinde, az konuşup çok bakışarak yemeğimizi yiyoruz. Şık gömleğini çok güzel koyu, parlak yeşil bir yelek tamamlamış. Bir yıl önce kendisine hediye ettiğim saatin zinciri, yeleğin üzerinden hafif bir eğimle bana “bundan sonra olacakları biliyorum” der gibi gülümsüyor. Ben de ona karşılık verip gülümseyerek, “Saat kaç?” diyorum. “Bakalım kaçmış…” deyip, elini yeleğinin cebine atıyor. Birden yüzü soluyor, bembeyaz kesiliyor. Cebinden çıkardığı boş avuç içini bana doğru gösterirken, “Saatim nerede?” diyor. Gözlerim beyaz kesilmiş elinden, bir an önce bana gülümseyen saat zincirine kaydığında, onun da yerinde olmadığını fark ediyorum. Göz göze geliyoruz: “Saatim nerede?”

Ve uyandım. Gözlerimi açar açmaz, yataktan sertçe doğruldum ve karşılık olarak güzel bir baş dönmesi kazandım. Ayağa kalktım, saat henüz sabahın dört otuzunu gösteriyordu. Işığı açıp, doğruca yatak odasının girişinde bulunan dolaba seğirttim. Saatler dolabın en üst gözündeydi. Artık sadece benim saatlerim kullanıldığından, dolabı aylarca hiç kullanmamış, kendi iki adet saatimi de dolabın üstünde özensizce bırakmıştım. Elim köstekli saatin kutusuna doğru uzanırken, dikkatimi başka bir şey çekti.

Saatler… Çeşitli markalardan, renk renk, kimi şık, kimi spor, tamamı mekanik ve özenle bakılmış tam on dört adet saat. Ve hepsi durmuş. Farklı zaman dilimlerinde, bir-iki tanesinin saniyesi çırpınıyor; ama hiçbiri doğru değil, hiçbiri ilerlemiyor.

İlk defa cidden korktum. Kalbimin sesi (yine) kulaklarımdaydı. Sonra bir başka gerçeğin daha farkına vardım: Aylardır açmadığım için belki de farklı zamanlarda bozulmuşlar, benim fark etmemi, gelip onarmamı bekliyorlardı. Sevgilim, sevdiğim adam beni ziyarete çağırıyor ama benim bundan haberim olmuyordu. Ağlamaya başladım.

Yüzümü yıkayıp, biraz toparlandıktan sonra nihayet köstekli saat kutusunu yerinden aldım. Onun da bozulup bozulmadığını ya da durup durmadığını merak ediyordum; içimden bir ses onu hiçbir gücün bozamayacağını söylüyordu. Kutuyu açtım: İçi boştu! Onun sesinin hayaleti kulaklarımda yankılandı: “Saatim nerede?”

Gözü gibi baktığı köstekli saati başka bir yere koyacağını hayâl dahi edemiyordum. Yine de sabahın erken saatlerinden itibaren, evin altını üstüne getirdim. Bazalar, mutfak dolapları, büfe, tüm çantalar, kutular… Bu kadar gizemden sonra saatin kendi kendine yerinden kalkıp, onun yelek cebine kadar yürüyeceğini de düşündüm elbette; ama bana rüyamda saatini sormuştu ve ben artık bir şekilde o saati bulmam gerektiğinden emindim.

Mezarlığı açıp bakacak halim yoktu, dolayısı ile bakabileceğim her yere baktıktan sonra saatin orada olduğunu kabul edecektim. Evi tamamen kontrol etmiştim. Başka bir yerde bırakmadıysa… İşyerinde olsaydı mutlaka çalışanlardan birisi haber verirdi. Köstekli saati tüm şirket biliyordu. Zaten kaza o gün ofise gelmeden önce olmuştu ve eğer saati yanında olsaydı, hastanede bana diğer eşyaları ile birlikte teslim ederlerdi. Ya da… Ederler miydi?..

Hastaneyi aradım, elbette hiçbir sonuca ulaşamadım; ama pes etmedim. Önce başhekim bir aile büyüğümüzü devreye sokup, hastane yönetiminden izin aldırdım. Hastaneye gittim ve görevlilerden, o güne ait dokümanları ve varsa kamera kayıtlarını istedim. Hepsini getirdiler. Hastanenin acil kısmındaki giriş kapısı de dahil, vefat edenlerin eşyalarının bulunduğu bölüme kadar dört ayrı noktada kamera vardı. Bilgisayarlarından faydalanabilir miydim, bilmiyorum; ben tedbir olarak, yanımda dizüstü bilgisayarımı getirmiştim.

Kayıtları aldığım U.S.B. diski taktım. Önce dokümanları hızlıca bir inceledim, tüm eşya kayıtları vardı ancak köstekli saate dair bir şey yazmıyordu. Yazan kişi ile görüşmek istediğimi söyledim. Bir süre önce işten ayrıldığı cevabını aldım. Fotoğrafı var mı, diye sordum. Evet, vardı. Fotoğrafına dikkatle baktım. Kayıtlarda görürsem, özellikle dikkat edecektim. Kamera kayıtlarını incelemeye başladım.

Tam iki buçuk saat sonra, üçüncü kamera kaydının ortalarına doğru, çocuk elinde eşyalar ve not tuttuğu formla, kameranın biraz ilerisinde görünüyordu. Eşyaları tek tek inceleyip, notlarını alırken dikkatle izledim. Bacağını kaşıdığı ânın herhangi şüpheli bir yanı yoktu; onu ele veren o sırada, belki de saniyenin beşte birinde parlayan zincirin gümüşî rengi olmuştu. Heyecandan ellerim titrer bir halde bilgisayarımı kapattım ve güvenliğe doğru koşturdum…

SONUÇ

Şimdi bu satırları yazarken, salonda oturmuş, hâlâ ısrarla çalışmaya devam eden ve hâlâ zamanı doğru göstermeyen salon saatine bakıyorum. Onu özellikle düzeltmiyorum. Bazı şeyleri unutmamak ve hatta ara sıra özellikle hatırlamak için. Zaten bana bu olayı yazdıran, ilham veren de yine bu saat oldu.

O en heyecanlı gün, dün gibi aklımda. Yeni çalışmaya başladığı poliklinikte bulduğum çocuk, ben ona olayı hatırlattığımda, önce hemen inkâr etti. Hastane kayıtlarından bahsettim ve kamerada gayet net bir şekilde göründüğünü, şikâyet etmem durumunda tutuklanacağını söyledim. Kısa bir şokun ardından ağlamaya başladı. “Bunu yapmak istemiyorum.” dedim, “Sadece saati istiyorum.”

Vardiya bitiminde buluştuk. Evine gittik ve kısacık bir süre sonunda köstekli saat ellerimin arasındaydı. Çocuk benden defalarca özür diledi. Artık ortada bir sorun kalmadığını söyledim. Arkamı döndüm ve çocuğu, evini, mahallesini hayatımdan sildim.

Sonra mı? Köstekli saat nihayet ait olduğu yerde. Kutusunun içinde değil elbette; onu seven, ona ihtiyacı olan, “saatim nerede” diye onu bana soran sevgilimin koynunda. Saati aldığım gün, akşam üstü olmasına rağmen doğruca mezarına gittim. Üç kuruşa mezarı sulayan çocuğa güzelce sulatıp, toprağı yumuşattıktan sonra gitmesini izledim. Yanımda getirdiğim tahta kaşıkla, hızlıca mezarın baş kısmını, bir çiçek kökünü içine alabilecek kadar açıp, saati özenle yerleştirdim. Üstünü toprakla kapattıktan sonra, can suyunu gözyaşlarımla verdim.

Hissettiğim rahatlamayı nasıl anlatırım, bilmiyorum. Mezarının başından izleyebildiğim, batmaya yüz tutmuş, yorgun güneşin ardından, aylar sonra ilk kez yüreğimden gelen bir gülümsemeyle bakarken, burnuma suya doymuş toprağın ve buz çiçeklerinin yeşil kokusu geliyordu. Rüzgâr hafif, serin; şarkısı bilindik ama asla eskimeyecek klasiklerdendi. Sevdiğim adam ve ben, bu güzel anda son kez bir şeyi paylaşıyorduk: Huzuru…

Artık saatler durmuyor veya arızalanmıyor. Neden böyle oldu? Neden benimle saatler aracılığı ile iletişim kurdu? Daha da başa dönelim, neden köstekli saatini bu kadar ısrarla istedi? Cevabı bulmak için soruyu kendinize sorun ve üzerine biraz düşünün. Beyninizin kısa bir süre içinde size tatmin edici bir senaryo ile döndüğünü göreceksiniz. Ben öyle yaptım. Bulduğum cevap bende kalsın. Zaten bir önemi yok. Onu hâlâ özlüyorum; ama artık daha rahat ve huzurluyum. Ve saatlerimize düzenli olarak, büyük bir özenle bakıyorum… Salondaki saat hariç…