“Kırmızı Pazartesi dediğin böyle olur” diye içinden geçirdi General Hirohito. Gökyüzünün farklı tonlardaki kırmızı ve turuncu renkleri karşısında gözbebekleri, için için yanan, kor taş parçacıklarıydı. Bu pazartesi diğerlerinden farklıydı. Gabriel García Márquez’in, klasikler arasındaki değişmez yerini almış romanından da farklıydı. Romanda bahsi geçen namus cinayetinin yerine bu kez bir katliam vardı.

Hirohito sinirinden titriyordu. Güneşte yanmışçasına, pul pul soyulan gökyüzünden irili ufaklı alev topları yağmaya başladı. Bunlardan büyükçe bir tanesi, iki yüz elli metre kadar yakınına düşünce, Hirohito bir refleksle kendini en yakındaki dolabın ardına attı ve belki de kendi hayatını kurtarmış oldu. Oluşan patlama ile üzerine kırık cam parçaları yağmaya başladı.

Elli ikisinden gün almış gazeteci Joseph de Hirohito gibi gökyüzüne bakıyordu; ama kendisi bambaşka bir yerdeydi. İçinde bulundukları metropolün en lüks evlerinden biri, hâlâ çılgınca süren bir partiye eşlik ederken, midesindekiler ağzına geliyordu. Korku ve heyecan yüzünden ayakta güçlükle durabiliyor, dengesini korumak için yakınındaki dev akvaryumun camına yaslanarak, evden dışarıyı izliyordu.

İçinde bulundukları yüzyıla ait sosyetik çılgınlığın camdaki yansımaları daha da korkunçtu. Evin sahibesi ve yanındakiler evi çoktan terk ettiği için, geriye kalan çalışanlar akla hayale gelmeyecek şekillerde eğleniyorlardı ve Joseph: Bir bilim ve teknoloji hayranı, bir hayalperest, bir muhalif, ülkenin belki de en meşhur, popüler gazetecilerinden biri, etrafını umursamamaya çalışırken, tüm bu olup bitenleri düşünüyordu. Bilimden doğan kehaneti düşünüyordu…

İnsanın bilinmeyene olan açlığı, konu gökyüzü ve hele de karadelikler olduğunda, apayrı bir heyecan ve dürtü, sürekli genişleyen ve detaylanan evren haritası ise bunun hoş bir sonucuydu. Asıl sürpriz, karadelikleri gözlemleyebilecek, etraflıca inceleyebilecek, gelişmiş gözlem teknolojisi üretildiğinde ortaya çıktı. Joseph’in okulda Temel Fizik dersindeki hocası, bu yeni keşfi çok güzel anlatmıştı.

“Gökyüzüne baktığımızda geçmişi görürüz,” demişti hocası, “yıldızların ve gezegenlerin ışığı bize ne kadar geç ulaşırsa, o kadar uzak geçmişteki hallerini görürüz. Ancak bu yeni keşifle anladık ki, karadelikler için bu durum geçerli değil. Oraya baktığınızda dikkat etmeniz gereken ilk şey, tam olarak nereyi ve hangi zamanı gördüğünüzü anlamanıza yardımcı olacak ipuçlarını bulmaktır.”

Çocukların boş bakan gözlerini fark edince, gülümseyip devam etmişti. “Bir karadelik etrafındaki her şeyi büyük bir çekim gücü ile yutar, bunu uzun zamandır biliyoruz. Oraya giren hiçbir cismin, geri dışarı çıkması mümkün değil, bu da kuramsal olarak ispatlandı. Ancak yeni öğrendiğimiz bir şey var ki, tüm bilgilerimizi alt üst etti: Bir karadelikten nadiren de olsa sızan, kaçan, karadeliğin dipsiz kuyusundan adeta akıntıya ters yüzen parçacıklar: Fotonlar, yani ışık. Çocuklar, bir karadeliğin içine detaylıca baktığınızda, geleceğe ait fotoğraflar bulabilirsiniz!”

Söylediklerinin tam olarak anlaşılmasını beklemiyordu çünkü herkes için yeni olan bu durumu kavramak güçtü. Stephen Hawking’in karadelik teorisi nihayet doğrulanmış ve hatta bir adım öteye taşınmıştı. Karadelik, en azından fotonlar için, bir “yok edici” değil, her iki yöne doğru işleyen bir transit yoldu. Daha da inanılmazı, karadeliğin “olay ufku” bölgesinde tespit edilen, evrene ait görüntüler, geçmiş ya da geleceğin fotoğraflarıydı ve karadeliklere geçmiş, bugün ve yarın arasındaki köprüler gözüyle bakılmaya başlanmıştı.

Bu açıklamayı takip eden bir saat boyunca, çocuklar nöral bağlantılı sanal gerçeklik gözlüklerini takıp, hocalarının kendilerine gösterdiği yedi örnek fotoğrafı incelemişlerdi. Çok anlamsız görünen, fazla detay içermeyen fotoğraflar olmalarına rağmen, hocaları bu fotoğraflardaki pek çok detayın önemli ipuçları barındırdığını ve üst seviye bir yapay zekâ tarafından incelendiğini söylediğinde itiraz etmediler.

Aynı yapay zekâ, mevcut evren haritasında tespit edilen kara deliklerin tamamını, uzun süre ve yapabildiği kadar detaylıca incelemiş, evrenin pek çok noktasına ait pek çok görüntü yakalamıştı. Bu görüntüler aslında bir video gibi sürekli olmalıydı; ancak karadeliğin kendine has kuralları, zamanı farklı bir mantıkla işlettiğinden, donuk kareler gibi gözlemlenebiliyorlardı. Elde edilen milyonlarca görüntü, inanılmaz hız ve işlem kapasitesine rağmen, yapay zekâ ve bilim insanları tarafından yaklaşık iki buçuk yıl incelendi. O anki durumlarına göre yedisinin geleceği gösterdiği tespit edilen, güneş sistemimize ait toplam yirmi iki fotoğraf belirlendi. Geleceğe ait yedi fotoğrafımız olmuştu!

Bir anlığına geçmiş anılara dalıp çıkan Joseph, bu yedi görüntüden birinin gerçekleştiğini görmenin derin şokunu yaşıyordu. Görüntüler ilk ortaya çıktığında, şüpheli yaklaşmasına ve biraz da önyargılı bir şekilde gerçek olmadığını düşünmesine rağmen, gazeteci kimliği ile fotoğrafın açıklanmasını takip eden aylarda, konuyu derinlemesine araştırmıştı. Sonuç netti: Güneşin, gezegenlerin ve uydularının o anki konumları, görüntünün, düşüncelere dalmış olduğu bugünü de içeren, altı günlük bir dönem içerisinde gerçekleşeceğini gösteriyordu.

Joseph’in düşünedurduğu bu anlarda, General Hirohito da boş durmamış, yanına aldığı bir grup askerle olayın sorumlularını yakalamak üzere harekete geçmişti…  

Joseph tiksinerek etrafında eğlenen, adeta işverenlerini taklit eden hizmetlileri kısa bir süre izledi. Neredeyse tamamı kendinden geçmiş, alkol ve kim bilir hangi maddelerin etkisiyle yüksek müziğe uyum sağlıyorlar, çılgınca eğleniyorlardı. Son yıllarda gittikçe çığırından çıkan sosyetik eğlence anlayışının bir kısmına, sonuçlarından birine şahit oluyordu. Kendisinin bir “muhalif” diye anılmasının ana sebebi de buydu zaten. Devlet destekli bu gelir adaletsizliği üzerine kurulu düzen, yıllarca, hatta son yüz yıl boyunca son derece kemikleşmiş ve zenginle fakir arasındaki uçurum çok artmıştı. Bir yandan geçim sıkıntısı yüzünden doğru dürüst yaşamayan, diğer yandan teknolojinin nimetleri sayesinde bir türlü ölemeyen bir insan yığını, tepelerinde bir grup köklü aile ve sonradan zengin olmayı başarmış bir avuç insan daha. Joseph bu kesime daha yakın bir gelir düzeyine ve hayata sahip olmasına rağmen, tüm bu düzenden, bu “elit” başlığı altındaki iğrenç, sahte-aristokrat yaşam tarzından nefret ediyordu.

Bir süre daha orada dikildi. Kendisini içinde bulunduğu bu devasa, sağlam eve gizlice sokmuş olan adamına baktı. O da diğer insanlardan farklı olarak eğlenmiyor, gökyüzünü ve etrafı endişeli gözlerle izliyordu. Gökyüzünün kırmızısı geçmemişti ama alev toplarının azaldığını hayretle gördü; kehanet bu olmayabilir miydi? Birkaç adım attı, bu sırada da etrafındaki kalabalığı sertçe iterek uzaklaştırdı. Geri döndü ve hafifçe dalgalanan, içi sadece su dolu dev akvaryuma baktı. Kafasında bir sürü düşünce kakofonik bir gürültüyle dönüyordu ki, çılgın partinin gerçekleştiği dev salona açılan üç buçuk metrelik kapılar, büyük bir patlama ile un ufak oldu.

İçeri hışımla giren General Hirohito’nun yüzünde yer yer kesikler, pardösüsünde yanıklar vardı. Suratındaki sert, ölümcül ifadeyi gören Joseph yerinden kımıldamadı. Hirohito onu fark ettiği anda, etrafta kaçışanlara çarpa çarpa (onların üzerine bastığını hayal ediyordu) ona doğru emin adımlarla yürümeye başladı. Joseph pozunu bozmamaya çalıştı ama dayanamayarak önce gülümsemeye başladı, sonra bariz bir şekilde dişlerini göstererek sırıtmaya…

Hirohito ile karşı karşıya olan Joseph sakince, “Geleceğini biliyordum.” dedi, “Yüz yüze gelmek ve şu halini, yüzündeki ifadeyi görmek benim için çok önemliydi.” Hirohito bir an cevap verecekmiş gibi oldu; sonra yüz ifadesi donuklaştı, dalgın bir bakışla Joseph’i baştan aşağı süzdü. Yalnızca “Hain!” dedi ve silahını doğrultarak bir kez ateş etti.

Kanlar içinde ve dumanı tüterek yatan Joseph’in başında dikilen Hirohito’nun ilk aklına gelen, yaptığı atışın ne kadar acemice olduğuydu. Silahından çıkan ışın az daha sola isabet etmiş olsa, arkasındaki koca akvaryumda yarattığı hasar yaralanma veya ölümlere yol açabilirdi. Tekrar Joseph’e odaklandı. Ölmüş bedenine tükürdü ve tekmeledi. Sonra tek kelime etmeden, yanında getirdiği askerlerine işaret etti. Şehrin bu en sosyetik evindeki çılgın parti sona ermişti.

Evden çıkan Hirohito, seri adımlarla harap hale gelmiş komuta merkezine doğru yürümeye başladı. Ortalık emir veren, yönlendiren askerlerin, görevlilerin ve panik içerisinde birbirine seslenen ya da kaçışan sivillerin sesleri ile çınlıyordu. Biraz önce öldürdüğü Joseph’i düşündü, o haini…

Kehanetin peşinden ön saflarda giden Joseph… Bilim insanlarını uzun zaman ve hatta sürekli olarak yakından takip etmiş, elde ettiği bilgileri uygun filtrelerden geçirerek, halkın genel olarak anlayabileceği bir basitliğe indirmişti. Bu anlamda resmî kurumlarla halk arasında bir köprü olmuştu.

“Keşke bununla kalsaydı” diye düşündü Hirohito. Yeni tanınmaya başladığı günlerden itibaren güçlü bir muhalif olduğunu gizlemeyen Joseph, kendisi de bir “elit” sayılan Hirohito da dahil, pek çok güçlü insanı çekinmeden karşısına almıştı. Kehanet ortaya çıktıktan ve anlamı kesinleştikten sonra ise muhalif muhabirliğinin yanı sıra, büyük bir kitleyi etkisi altına alan aktivist eylemleri ile oldukça ses getirmişti.

“Aktivizm konusunda kendini aştın!” dedi yüksek sesle. Yanından selam vererek geçen asker ona kısa, meraklı bir bakış attı ama o aldırmadı. Kırmızı gökyüzü yine renk değiştirmeye başlamıştı ve endişeli gözlerle gökyüzüne doğru bakarken, aklı geçmiş birkaç yılın çabuk bir özetini çıkarıyordu.

Kehaneti gösteren fotoğraf ve sonrasında yapılan uzun incelemelerin sonuçları, olayın yeri yani Dünya ve tarihi yani bugünler konusunda şüpheye yer bırakmıyordu. Fotoğrafın detaylı incelenmesi sonucu Dünya etrafında, özellikle belli bir bölgede oluşan büyük bir kırmızılık ve ışığın yayılımı, büyük, gezegenin genelini etkileyebilecek kadar büyük bir patlamayı ya da benzeri bir tür ışık kaynağını gösteriyordu. Daha fazla detaya ulaşmak mümkün olmamıştı ve bu belirsizliğin kaotik yan etkileri doğal olarak kaçınılmazdı.

Oluşturulan uluslararası olağan üstü kurul içerisinde General Hirohito da vardı. Büyük kitleleri olası afet durumunda, lokal ışınlanma noktalarından, yer altına yapılacak, özel olarak tasarlanmış büyük sığınaklara mümkün olduğunca hızlı bir şekilde taşımanın yolları düşünülmeye, planlanmaya başlandı. Gerçekleşecek olayın boyutu büyük olacaktı ancak gerçek boyutları tespit edilemediğinden, bu tür sığınakların ne kadar işe yarayabileceği de soru işaretiydi. Sonuç olarak akla yatkın genel geçer çözüm buydu, uygulama kararı alındı.

Kurul üyeleri, geçen zaman zarfında elit tabakadan hızlı bir çözüm için birkaç baskı ve tehdit mesajı aldılar. Kesin bir çözüm ise kuruldan değil, yine elit kesimden gelmişti.

Kehanet fotoğrafı ilk ortaya çıktığında, bu olası felaketin gerçekleşmesine yaklaşık yedi yıl vardı. İki buçuk – üç yıllık keşif ve inceleme sürecinin ardından, artık durum kesinlik kazanıp da resmi ölçekte çözüm arama sürecine geçilince, elit kesimin öncülerinden sayılan (Joseph’i öldürdüğü evin sahibesi) Madam Henadi, alternatif bir planı derhal yürürlüğe soktu. Dünyanın en büyük iki teknoloji şirketi üst üste satın alındı ve şirket evliliği gerçekleştirildi. Büyük alternatif çözüm üzerine hızla, hummalı bir çalışma başlatıldı.

Felakete bir yıl kala tamamlanan projenin gizliliğini sona erdiren Joseph’in araştırması olmuştu. Elit tabakanın tüm eşrafını, önceden belirlenmiş sayı üzerinden (bir miktar yedek ile) hesaplanarak taşıyacak, şimdiye kadar görülmemiş yüksek teknolojide ve büyüklükte bir uzay aracı inşa edilmişti. Tamamlanan proje on bir ay daha gizli kalabilmiş, bir ay kala nihayet Joseph, ipliklerini pazara çıkarmıştı.

Projenin ifşa edilmesinin ardından üst üste protestolar, şikâyetler, suçlamalar sonuç vermeyince, şiddet, yıkım ve karmaşa kaçınılmaz olarak geldi. Joseph “Kimi, kime şikâyet ediyoruz ki?!” diye ekranlardan isyan edince, direkt aranan bir suçlu, dolayısı ile bir kaçak oldu. Hayatlarından endişelenen tüm elitler yerlerini değiştirip, polis ve askerler tarafından sıkı bir şekilde korunan bir elitin devasa evine yerleştirildiler. Tek yapmaları gereken, geriye kalan günleri sağ salim geçirebilmekti.

Bunun çözümü yine Madam Henadi’den geldi. Bir süredir yalnızca hizmetlilerin idare ettiği evinin dev salonundaki dev akvaryumu, görgüsüzlüğünün bir ürünü, içinde yetişkin bir katil balinanın neredeyse kıpırdayamadan durduğu bir tür gerçek-üstü dekor, aynı zamanda ona göre gücünün de bir göstergesiydi. Kadrajın sol tarafında kendisi, sağ arka planda akvaryum (ve “evcil” katil balinası) ve kadrajın hemen dışındaki elli kadar korumasıyla bir kamera kaydı gerçekleştirdi. Tüm iletişim kanallarından yayınlanan açıklamasına göre, uzay gemisine elitler dışında on kişi daha alınacak ve bu kişiler, başvuranlar arasından kura ile seçilecekti. Seçilenler kalkış günü elitlerle birlikte uzay gemisine ışınlanarak, yine rastgele seçilen odalarına yerleştirilecekti. Aktivistler, isyancılar kuradan men edilecekti.

On kişilik yer lütfedilmişti ve öneri protesto ile karşılandı. Takip eden bir ay içinde koskoca metropolden toplam yedi başvuru geldi. Yedi kişiden ikisi zaten Madam Henadi’nin evinde görevli, biri en sevdiği yardımcısı, diğeri ise ekibe yeni katılmış bir gençti.  Hirohito kimsenin başvurmama nedeninin, Joseph’in başını çektiği bir protesto olduğunun farkındaydı. Diğer yandan Henadi’nin teklifi bir şekilde işe yaramış, metropoldeki eylemler büyük ölçüde sona ermişti. İnsanlar belki de bir kabullenme sürecine girmişlerdi.

Büyük gün geldiğinde, plana uygun şekilde önce en önemli kısım, yani uzay aracının kalkışı ve ışınlanma menzilinin hemen hemen sınırına yerleşmesi gerçekleşti. Ardından elitler gemiye ışınlanmaya başladılar. Geriye yalnızca en son ışınlanacak olanlar, süreci yöneten Hirohito ve seçilen yedi kişi kalmıştı. Sonrasında olanlarıysa, Hirohito ancak noktaları birleştirerek tahmin edebiliyordu.

Joseph ve işbirlikçileri, güvendikleri bir kişiyi Henadi’nin evinde hizmetli olarak çalıştırmayı başarmışlardı. Uzay aracı için başvuran yedi kişiden biri o olmuş, ışınlanma saatine kadar evde hizmetli olarak çalışmıştı; o sırada artık iyice boşalan, korunmasız eve kaçak Joseph’i de sokabilmişti. Işınlanma sırası hizmetliye geldiğinde, gerekli işlemleri yaparken hedefi kaydırmıştı (ışınlanma konusunda teknik bilgisi iyi olmalıydı. Hirohito içinden küfretti!). Işınlanan obje olaraksa, akvaryumun içinde çaresizce bekleyen balinayı tanımlamıştı. Yukarıdakiler ışınlanma alanına bir kişi beklerken, dev bir katil balina, üstelik makine dairesine ışınlanmıştı!

Sonrası malum… Büyük bir patlama, kırmızı gökyüzü, düşen parçalar…

Hirohito kafasını sallayarak silahını beline yerleştirirken düşündü, “Demek kehanet buymuş. Patlayan bir gemi, kızaran gök. Hepsi bu mu?”

Yukarı baktı, “Peki ya geminin enerji kaynağı, dev nükleer reaktör? Hâlâ yörüngedeki gemide olmalı. Yoksa…”

Gökyüzü yumruk yemiş, kırmızısı ton değiştiriyordu. Hirohito’nun gözü, ileride yükseklerden adeta kayan, mor renkte ışıyarak, ağır çekimdeymiş gibi düşen dev reaktöre takıldı.

Yeryüzü ve gökyüzü son kez renk değiştirdi…

Ağustos 2019