Ölümsüz Öyküler 2015 kitabında yayımlanan Yeniçeri öyküm kaynak alınmıştır.

Bin altı yüzlü yıllarda doğmuş, geçmişi sadece kendi silik anılarından ibaret, sıra dışı biridir Yeniçeri. Ünvanını ya da nam-ı diğer “gerçek ismini”, Yeniçeri Ocağı’na katıldıktan bir süre sonra almış, özellikle hayatının uzun bir döneminde müdahil olduğu savaşlar ve başardığı özel görevlerle ün salmıştır. Gözden düştüğü, zoraki emekli edildiği son dönemlerde Türkiye’yi karış karış gezmiş, yaşadığı bazı ilginç olayları yazıya dökmeye de yine aynı dönemde başlamıştır. Doğumundan itibaren sahip olduğu olağan üstü yetenekleri uzun ömrü ile sınırlı değildir. Sıra dışı kuvvetinin yanı sıra bazı duyuları, en başta da işitme duyusu son derece hassastır. Ayrıca uzun yılların sonunda sahip olduğu bilgi ve tecrübe, kendisini tanıyan kaynaklarca iyi bir savaşçı ve taktisyen olarak bilinmesini sağlamıştır.

Tokat, 1938

“Nereye gittiğin değil, nasıl gittiğin önemlidir” derler… İşte, bir dönem hayat felsefemi en iyi anlatan cümle buydu. Amaçsız ve can sıkıntısıyla başlayan, uzun memleket turuna da yine bu felsefeyle çıktım.

Sadece biraz değişiklik istedim. Resmi makamlara şifreli bir telgraf geçip (her hareketimizi takip ettikleri için), cevap bile beklemeden düştüm yola.  Her mevsimi, her yöresinde ayrı güzel memleketi gezmeye başlar başlamaz, keyfim yerine geldi.

Kafama göre bir yer belirleyip, biraz konaklıyor, çiftlik işi, demircilik, bakırcılık gibi bilgi sahibi olduğum alanlarda kısa süre çalışıp, hayati ihtiyaçlarımı karşılıyordum. İlk nerede başladı, nasıl başladı şu an hatırlayamıyorum. Kendimi tutamayıp bulaştığım, bir şekilde hallettiğim dertler, meseleler yüzünden ünüm kulaktan kulağa yayılmıştı. Uğradığım her köy ya da kasabada, daha oradan ayrılamadan, bir sonraki durağımı belirleyen, yeni sorunlarla ilgili kısa konuşmalar yapmaya başlamıştım. Derdini kanun ve güvenlik güçleri ile çözemeyenler, beni ya direkt buluyor ya da derdini bir tanıdıkları vasıtasıyla iletmeye çalışıyorlardı. Bu olayların bir kısmına inanmak zor gelebilir; ama takdir edersiniz ki, en ilginç olaylar ve aklımda yer edinenler de bunlar.

Halkın büyük çoğunluğu zaten fakirdi, yokluk içindeydi ve onlara yardım etmemin karşılığı asla maddi olmadı. Temel ihtiyaçlar, yani yatacak bir yer ve yemek yeterliydi. Buna bile burnunu kıvıranlar olduğunda ise ben de nezaketle (!) kıçımı dönüp, bir şey demeden uzaklaşıyordum. Zaten önümde kuyruk olmuyordu ve bundan kesinlikle şikayetçi değildim. Amaçsızlığın ve avareliğin beni bir süre sonra delirteceğini bildiğimden, karşıma çıkan bu özel sorunları ciddiyetle dinliyor ve çözmek için elimden geleni yapıyordum.

Tokat ziyaretimi er ya da geç yazmalıydım. Düşününce, yaptığım yardımların bir kısmı sonucunda, meselenin kaynağı ya hurafe ya da bir hile çıkıyordu. Bir yakını tarafından batıl inançları kullanılarak korkutulanlar, tuzağa düşürülmek istenenler. Bazen yerel çeteler, yoldan çıkmış kabadayılar, külhanbeyleri gibi yine basit ama çözmesi keyifli olaylarla da karşılaşıyordum. Tokat’taki ise tamamen sıra dışıydı.

Bir gece öncesinde Sivas’ın bir köyünde kalmıştım. Ertesi sabah Niksar’a doğru yollandım. Yürüdükçe, etrafımdaki doğanın güzelliğine daha da hayran kalıyordum. Mevsimin etkisiyle serinlemiş hava ve buna ayak uyduran, renkten renge bürünmüş ağaçlar, parça parça ormanlık alanlar, tarlalar… Ana yolu takip ediyordum. Yola sınırı bulunan tek tük çiftlik evlerinin yanından geçerken, tavuklar, inekler ve köpeklerle selamlaştık. Bir tanesi selamımı almamış olacak, üstüme saldırdı. Diş geçirme çabasına aldırmadan, karnının altından yakalayıp, bir kartopu gibi çiftliğin beri tarafına yavaşça atıverince anladı kim olduğumu. Harika doğayı ve coğrafyayı özümseyerek yoluma devam ettim.

Niksar’a vardığımda vakit akşam üstünü bulmuştu. Bana haber gönderen Muharrem Bey, kasabanın sınırını hemen geçtikten sonra, müstakil iki katlı bir evi kapatmış olan Sağlık Ocağı’nın köşesinde bekliyordu. Yanakları al al, sağlıklı görünen, tıknaz, şişmanca bir adamdı. O zamanın yaygın modasının aksine jilet kaydı tıraşı ve şık takım elbisesini tamamlayan, kaliteli fötr şapkası ile kalabalıkta dikkat çekecek birine benziyordu. Daimî neşeli olduğu belli olan çehresini ve güler yüzüne rağmen bu çehreyi gölgeleyen endişe kırıntılarını fark ettim.

İçten ve kısa bir karşılama sonrası yürümeye başladık. Bir yandan da dikkatime değer bulduğu yerleri bana kısaca tanıtıyordu. Halka açık bir park alanından geçerken, köşelere yerleştirilmiş büyükçe hoparlörler ilgimi çekti. “Radyo yayını yapılıyor. Haberleri en iyi oradan öğreniyoruz. Bazen de şarkı, türkü dinletiyorlar.” dedi. Parkın daha da ilerisinde, bir sokağın köşesinde durduk. “Bizim evin sokağına geldik. Şu ilerideki caminin müftüsü Sait Hoca, zamanında sarayda yetişmiş, çok iyi eğitimli bir adamdır. Onu da aynı mesele için çağırdım, evde, kızımın yanında.”

Dayanamayıp sordum, “Ulak bana pek bir detay söylemedi. Kızınızla ilgili benim çözeceğim türden bir sıkıntı var imiş. Siz de suskunsunuz?” Üstü kapalı sorumu duymazdan geldi. Başı ile caminin yanındaki yıkık dökük eski yapıyı işaret etti; “Hemen yanındaki de Kırkkızlar Türbesi. Tam tarihini bilmiyor kimse. Söylentilere göre on iki – on üçüncü yüzyıla kadar dayanıyormuş tarihi.” “Pekâlâ,” dedim, “gidelim ve görelim bakalım kızınızı.”

Ev dediği üç katlı bir köşktü ve Ankara’da ikame ettiğim fare deliği ve sonrasında genel olarak gittiğim yerlerde teklif edilen köy evleri ile tam bir tezat oluşturuyordu. Muharrem Bey’in derin nefes alışverişi hassas kulaklarımdan kaçmadı. Gerginliği eve attığımız her adımla birlikte artıyordu.

Evden içeri girerken, kapıda el pençe divan birkaç kadın ve erkeğe hızlıca selam verdik. Beni direkt kızının odasına götürdü. Odada, tahmin ettiğimden daha da yaşlı görünen Sait Hoca, cübbesi yerine sivil, gündelik kıyafetleri ile odanın bir köşesine yerleştirilmiş yatağın başında duruyordu. Bizi görünce ayağa kalkarken, bir yandan da düşmesin diye önünde kapalı duran Kuran’ı tuttu. Selamlaştık, “Yeniçeri.” dedim kısaca. Yeniçeri Ocağı kapandıktan sonra üzerime iyice yapışmış olan lakabım, artık benim için de aklıma gelen ilk isimdi.

Yatakta yatan ufacık kıza baktım. Rengi kaçmış teni üzerinde ter damlacıkları, huzursuzca sağa sola oynayan gözlerini zapt eden göz kapakları ve sessizce oynayan ağzı. Bir anlam çıkaramadım ağzından çıkan seslerden. Muharrem Bey peşim sıra gelip, Sait Hoca’ya hitaben, “Bir değişiklik var mı?” diye sordu, cevap olumsuz anlamda bir baş sallamasından ibaretti.

Kızın alnına koydukları bezden ateşinin olduğunu anladım; ama daha endişe verici olanı, bezi alnından aldığımda, kupkuru olmasıydı. Kızcağız cayır cayır yanıyordu. “Hep bu şekilde mi?” diye sordum, “Hayır, bazen gözlerini açıyor. Yüksek sesle, anlamadığımız dilde bir şeyler söylüyor. Hatta bağırıyor!” Muharrem Bey yüzünü çevirdi, bir eli yüzünde öte yana bakmaya başladı. “Bakın,” dedim, “doktor olmadığımı biliyorsunuz. Bu kızı bana gelmeden önce bir doktora gösterdiğinizi düşünüyorum. Ne zaman başladı bu durum?”

“Yaklaşık bir hafta kadar oluyor. Erbaa’dan gelen dostlarımıza çevreyi gezdiriyorduk. En son namaz vakti ben ve Erbaa’dan dostum Mustafa Bey camiye girerken, geri kalan ahaliyi de Kırkkızlar Türbesi’ne bıraktık. Bildiğim kadarıyla orayı gezdiler. Kızım Yasemin ve ailenin ufak oğlu az bir koşturmuşlar sağa sola, sonra bizimkiler sakinleştirmiş. Başka olan bir şey yok. Oradan çıkınca kız, ‘Baba, çok üşüyorum ben.’ dedi. Zaten eve dönüyorduk. O akşam bizde kaldılar. Gecenin bir vakti kızın bu tuhaf konuşmalarına uyandık. Ateşler içinde yanıyordu. Tahmin ettiğiniz gibi önce kasabanın doktoru muayene etti. Hocamız Sait Bey de sağ olsun geldi, duasını ediyor sürekli.”

Kırkkızlar falan bilmem ama normalde kızın yediği bir et ya da içtiği sütten bir mikrop, bakteri, her neyse kapmış olması, bana belirtiler açısından daha anlamlı gelebilirdi, gelmeliydi… Ama tuhaf mırıldanmaları, aniden uyanıp, farklı dilde sayıklamaları… Bir de açıkçası bu kadar uzun süreli yüksek ateşe rağmen hayatta olması şüphelerimi artırdı. Şansımı denemeye karar verdim.

Koca gövdeme göre olan tek sandalyeye Sait Hoca kurulduğu için, bir şey demelerine fırsat vermeden direkt olduğum yere bağdaş kurup, oturdum. Ana yadigârı tuhaf heybemi kenara bıraktım. Aradığım şey belimdeki kemere takılı, ufak keselerden birindeydi. Keseleri tek tek açıp, içindeki muskalara bakıyor, sonra keseye geri koyuyordum. Muharrem Bey ve Sait Hoca şaşkın bir şekilde beni izliyordu. Aradığım muska, bizzat anamın hazırladıklarından biriydi. Üzerindeki işaretlerden hemen tanıdım. “Hah, burada!” deyip, hızlıca ayağa kalktım. Bunu beklemiyorlardı, Muharrem Bey yerinden sıçradı.

Elimdeki muskayı göstererek, “Bunu alnına koyacağız.” dedim. “İşe yarar mı bilmiyorum; ama şüphelendiğim gibi bir şeyse zaten anlarız.” Sait Hoca önce davrandı: “Hocam, hangi duaları okuyalım?” diye sordu. “Dua falan yok.” dedim. “Ya hemen işe yarar ya da yaramaz.”

Muskayı hafifçe öptüm, alnıma dokundurdum. Anamın anısına saygıdan yapmıştım, ritüel gereği değil. Yavaşça kızın alnının ortasına bıraktım. Kızın gözleri anında fal taşı gibi açıldı. Bir kez sertçe kasıldı. Ardından üzerindeki battaniye bir anda fırlayıp, odanın tek penceresi ile arasında kalan Muharrem Bey’in üzerine yapıştı. Muharrem Bey korkudan çıldırıp, battaniye ile güreş tutarken, Hoca Sait’in yüksek sesle okuduğu dua odayı sarmıştı. Bense bunları umursamadan, kıza yaklaştım ve bir elimi yüzüne alıp, ateşine baktım. Şimdiden düşüyor gibiydi. Yüzünün rengi de hafifçe değişmişti.

Yavaşça dönüp, yerden eşyalarımı toparladım. Yerde cansız yatan battaniyeye silah doğrultan Muharrem Bey’e ve hala sessizce dua okuyan Sait Hoca’ya, “Buradaki işimiz bitti, geçmiş olsun.” dedim.  “İyi ama ne oldu? Nasıl düzeldi?!” Muharrem Bey’e döndüm, “Tahminimce, kızınızın bedeni ruhani bir ‘şey’ tarafından ele geçirilmiş. Alnına koyduğum muska yalnızca bu tür durumlar için yazılmıştır. Onun koruması, işgalci habis her ne ise, onu dışarı attı. Bu tür ele geçirmeler zordur derler ve pek sık duyulan olaylar değildir. Bir daha tekrar edeceğini sanmıyorum. Ama …” Sait Hoca’ya döndüm, “hocam ben sizin yerinizde olsam, dualarımı Kırkkızlar Türbesi’ne saklarım. Pek tekin bir yer değil gibi.”

Sonrası detaylar, teşekkürler ve hatta gözyaşları. Muharrem Bey’in o doğası ile bir olmuş neşesi yerine gelince, Sait Hoca’yı uğurladıktan sonra beni aldı ve bir arkadaşının evindeki sıra gecesine götürdü. Zengin bir sofra ve su gibi bol, lezzetli rakı ile çalgı, çengi eşliğinde içki içtik, sohbetimizi ettik.

 Ertesi gün yola çıkmak, kuzeye, Karadeniz’in kıyılarına doğru yolculuğuma devam etmek istiyordum. Bir yandan da aklıma takılan bir detay yüzünden, yola çıkmadan önce şu Kırkkızlar Türbesi’ni bir ziyaret etmeye karar vermiştim. Basitçe çözülmesine rağmen olayın “nedeni” ve “nasılı” kafamda soru işaretleri oluşturmuştu. Bir kere, daha önce belirttiğim gibi, bu tür bedensel işgallere sebep olacak koşullar kolay kolay oluşmazdı. Ayrıca, bunların ardında biri ya da birileri olma ihtimaline de bakmak istiyordum.

Alkolün bana pek bir etkisi yoktur ama fazlası uykumu getirir. Uzun zamandır çektiğim uykusuzluk sıkıntısını da bu yolculuklarda büyük oranda bertaraf etmiş olmamın etkisiyle derin bir uyku çektim. Uyandığımda kahvaltı çoktan hazırlanmıştı. Sağlam bir kahvaltı ve üzerine kahve keyfi yapıldı. Muharrem Bey’lerin konağından kısa bir gezinti için çıktığımda vakit öğlen olmuştu. Hava sıcak ama güneş bir anlığına bulutların yoğun ilgisine maruz kalmış, ışığı hayranları tarafından yutulmuştu. Konağa yakınlığı sayesinde çabucak türbeye vardım.

Niksar’ın ve hatta memleketin geri kalanının tamamına tezat oluşturacak, değişik bir görünümü vardı. Ufak bahçesine girip, türbenin çevresinde hızlı bir tur attım. Ufak tuğlalardan örülü, düzgün, sekizgen, özgün bir yapıydı. Bir elim belimdeki muskalarda olduğu halde, diğerini duvara yasladım. Muskalarda hafif bir ısınma hissettim, keşke işin uzmanı olsam… Türbe girişinin basit, ahşap kapısını hafifçe zorladım, kilitliydi. Muharrem Bey misafirlerine içeriyi gezdirmişti, demek ki böyle bir imkân vardı. Tam kapıyı zorlayıp açacakken, birinin bana seslendiğini işittim!

Sokağın köşesinde yer alan izbe evin bahçesinde, bir elma ağacına sırtını vermiş, müthiş bir genç kadınla göz göze geldim. Simsiyah, düz ve uzun saçları açıkta, üzerini oldukça saran sade, siyah ipek elbisesi ile takımdı. Yanına yaklaştığımda, en büyük özelliğinin pürüzsüz yüzü ve yine geceler kadar kara ve derin gözleri olduğunu fark ettim. Işığı yutan bakışları şimdi üzerimdeydi. Bana ismimle hitap etmişti. Yüzleştik, elini hafifçe kaldırıp yanağıma dokundu: “Bakıyorum da pek tekin yerlerde gezmiyorsun.” dedi gülümseyerek. “Burası, Kırkkızlar Türbesi, Kırk bakire kadının uzun zaman önce, aşağılık bir piçin serveti uğruna katledildikten sonra gömüldüğü yerdir. Ama en büyük laneti bu da değil.” Uzattığı elini yanağımdan aşağıya doğru kaydırırken, kara gözleri parlıyordu. “Kırk kadın öldürüldü, gömüldü ve kendi haline bırakıldı mı? Belki bir yüz yıl kadar… Ama hayır, türbeyi kutsallaştırdılar. Boşuna dualar, adaklar… Ayak sesleri, gülüşmeler; kokan, kirli nefesleri bile yeter… Ama yetmedi, kimi zaman sadece ayak izlerini, kimi zamansa pisliklerini de bırakıp gittiler.  Münasebetsiz ziyaretlerle huzurumuzu kaçırdılar.” Eli artık en uygunsuz yerlerimde gezinmeye başlamıştı. “Ne yap…” Diğer elini ağzıma götürüp susturdu. Parmak uçlarına doğru yükseldi; sesi kulaklarımda gezinen hafif bir meltemdi. “Sesimizi çıkarmadık. Ama bazı şeylerin telafisi yoktur. Son yaptıkları ziyaret, bizlere edilmiş son küfür oldu. Birikmiş tüm öfkemiz artık açığa çıktı. O küçük piçle başladık.”

Gülüşü genişlemiş, yüz ifadesi çirkinleşmişti. Ellerimle bileklerini yakalayıp, kendimden uzaklaştırmak istedim. İnanılmaz bir kuvveti vardı! “Sen nesin kadın?! Ne istiyorsun benden?” Ciddileşti: “Dinle beni. O kızın bizden aldığı bir şey var. Bir kemik parçası, bir parçamız. Hırsızlığının cezasını vermemize engel oldun ve şimdi güneş göğü terk edene kadar vaktin var Yeniçeri. O kemik parçasını türbeye geri getir. Yoksa bunun bedelini herkes ödeyecek.” Yüzüme yakın olan eliyle inanılmaz bir baskı uygulayarak, tekrar yanağıma kadar getirdi ve sivri tırnaklarıyla ufak bir çizik attı. Refleksle başımı yana çevirip, kendimi uzaklaştırdım. Ellerimin arasındaki bilekleri birden boşaldı. Tekrar başımı çevirdiğimde, Kırkkızlar’ın sözcüsü ve muhtemelen bir zamanlar katledilen kırk kadından biri olan yaratık gitmişti. Aceleyle Muharrem Bey’in konağına dönmek üzere yollandım. Güneş bu anı bekliyormuşcasına saklandığı yerden çıktı.

Kapıyı ısrarla çalmam ve açtıklarında karşılaştıkları endişeli, öfkeli yüzüm onları da endişelendirdi. “Yasemin??” dedim, hemen çağırdılar. Kız beni görünce, önceki günler aklına gelmiş olacak, rengi soluverdi. “Sakin ol,” dedim, “sadece sana basit bir soru soracağım ama bana doğru cevabı vermen çok önemli: Kırkkızlar Türbesi’ni ziyaret ettiğiniz gün, türbeden bir kemik parçası aldın mı?” Kızın rengi daha da soldu, kocaman gözlerle bir an baktıktan sonra başını önüne eğdi. Kafasını yavaşça evet anlamında salladı. Muharrem Bey patladı, “Aman kızım sen ne yaptın?! Ama olur mu?! Neden??” Yasemin’in gözleri dolmuştu. “Emirhan… Alamazsın dedi baba. Benimle iddiaya tutuştu.” “Peki, tamam. Şimdi o kemik nerede? Attın mı?” Vakit harcamak istemiyordum. Ne demişti? Güneş gökten gidene kadar gibi bir şey… “Yok, atmadım.” dedi; ben tam bir “oh!” çekecekken, “Emirhan’a verdim. Onda.” diye ekledi. Bu da yetmedi, burnuma, esen rüzgârın taşıdığı yağmur bulutlarının kokusu geldi. Ne demişti? “Güneş…” Pekâlâ.

Muharrem Bey’den ahbaplarının adreslerini aldım. Erbaa’da ikame ediyorlardı. Derhal telgraf çekmesini, eğer dışarıdalarsa eve dönüp, beni orada beklemelerini istedim. Cevabını beklemeden, konağın arka kısmındaki ahıra doğru bir koşu tutturdum. Gözüme kestirdiğim bir atı hızlıca eyerleyip, atladığım gibi yola düştüm. Yol, öğrendiğim kadarıyla yaklaşık kırk kilometreydi. Bu durumda hayvanı dörtnala koşturamazdım. Bunun yerine eşkin bir tempoda gitmeye başladık. Arada hafifçe, kısa dörtnala koşular tutturup, tekrar eşkine döndürüyordum. Bir buçuk saat sonra Erbaa sınırını geçtik.

Hala güneş tepemizdeydi ama yoğun, kara bulutlar tarafından etrafı kuşatılmıştı. Erbaa’da kaldıkları evi bulmak on dakikamı aldı. Yine bir konaktı… Kapıdaki uşaklardan ilkine, hayvana su vermesini ama çok vermemesini tembih ettim. Kısa zaman içinde aynı mesafeyi koşması gerekecekti. Diğerine Muharrem Bey’in bir arkadaşı olduğumu, ev sahibi Hakkı Bey’le görüşmem gerektiğini söyledim. Güneş solmaya başladı. Hakkı Bey, aşağıya oğlu Emirhan’la birlikte geldi. Önceden kafamda planlamıştım, “Tarihi eser kaçakçılığına girecek bir hata olmuş. Derhal eksik kemiği alıp, yerine götürmem gerekiyor!” dedim. Aynı Muharrem Bey gibi baba ile çocuk arasında kısa bir bakışma ve çocuğun suçlu ifadesini gördüm. Sonra omuzlarını silkip, “Bendeydi, sonra attım onu.” dedi. 

Sinirden kasılan, damarları çıkan yüzüm ve gelecek felakete karşı gerilen bedenimden etkilendiklerini tahmin ediyorum (tepelerinde heyula gibi yükselmiştim). Adam çocukla arama geçti, “Aman beyim!” diyecek oldu. “Emirhan,” dedim, “attın tamam. Nereye ve ne zaman attığını hatırlıyor musun?” Çocuk korku içinde fısıldadı: “Dün gece. Hep sakladıydım.” Babasına döndü, “Vallaha bak!  Dün gece bir şey oldu, bir ses geldi heybeden. Çok korkuttu beni, uykumdan uyandırdı. Bu sabah hemen arkadaki boş arsaya doğru salladım, attım.”

Güneş tamamen kapandı, bulutlarla kaplı gökyüzü vardı artık. Emirhan’a doğru yaklaştım. “Beni o arsaya götürür müsün?” Babası da peşimizde olduğu halde, evden çıktık. Beş adım kadar atmıştık ki, uzaktan ilk çığlıklar ve peşi sıra silah sesleri geldi. Hakkı Bey, Emirhan’a seslendi: “Emirhan çabuk buraya gel!” İtiraz etmeme aldırmadan, çocuğu eve doğru sürüklemeye başladı. Birden evin çatısından, kapı ile aralarına siyah bir gölge atladı.

Bir panter gibi çevik, avına kilitlenmiş gözleri ile karşısındakileri adeta hipnoza sokan, müthiş bir kadındı bu. İster istemez bu mükemmel katillerden etkilenmiştim; ama bir yere kadar. Kimse kımıldayamadan yerden aldığım iri bir taşı tüm gücümle fırlattım. Harcadığım güç ve isabet, normal bir insanın kafasını gövdesinden ayırabilirdi. Kadınınsa yüzünden sekti ve geriye doğru düşmesine sebep oldu; ama hala kıpırdanıyordu. Hakkı Bey’i omuzlarından kavrayıp, sarstım: “Olabileceğiniz en güvenli yer benim yanım ve eğer o kemiği bulamazsak hepimiz ölürüz!” Emirhan cesur çocukmuş. Gözleri yaşlı olmasına rağmen, babasının yanından ayrılıp, yanıma geldi. “Gidelim.” dedi. Bu esnada kasabadan gelen çığlıkların ardı, arkası kesilmiyordu.

Arsaya doğru Emirhan ve arkasında bizler, bir koşu tutturduk. Çatıların bazılarında zıplayan, aşağı atlayan karaltılar görüyordum. Ufak çaplı bir katliam başlamıştı. Arsa girişine geldiğimiz sırada, bize doğru koşan iki tanesini görünce, kendimi siper edip, bağırdım: “Siz arsaya girip, aramaya başlayın. Ben bunları hallederim.” Fazlasıyla cesur sözlerdi. Sırtımdaki ana yadigârı heybeye elimi attım, Osmanlı’dan kalma özel yapım kılıcımı çıkardım. Zamanında birkaç vampir üzerinde epey işime yaramıştı.

İlk gelene tüm gücümle savurdum; ama çok hızlıydı. Darbem gövdesini ikiye bölmek yerine, refleks olarak kaldırdığı sağ kolunu, dirseğinden itibaren kesti. Sanki tırnağını kesmişim gibi hızını kesmeden, diğer pençe yaptığı elini savurdu ve omzumu diklemesine yardı. Ona vakit ayırma lüksüm olmadan, üzerime atılan diğerine kılıcımı olanca gücümle sapladım. O kılıca saplı, kılıç yere saplı haldeyken, üstünde duruyordum. Darbem yine etkisizdi. Bir anda sağıyla yüzüme sağlam bir kroşe indirdi. Dengemi kaybedip, arkamdan gelen, tek kolunu uçurduğum iblis-kadına çarptım.

Kırk tane kadın ve ben, koskoca Yeniçeri iki tanesi ile başa çıkamıyordum. Aklıma başka bir çare geldi. İnanılmaz kuvvetlerine rağmen, benim yaklaşık dörtte birim kiloya sahip yaratığın, bana doğru uzattığı el bileğini kavradım ve bütün gücümle uzaklara doğru fırlattım. Yerde, kılıca saplı duran yaratık ise durmadan çırpınıyordu. Ayağımla çene kemiğine yandan bastırınca, beklendiği üzere bir an kımıldayamaz oldu. O sırada da kılıcımı tutup, tüm gücümle bacak arasına kadar çektim. Boğazın iki yakası gibi ikiye ayrılmış, kontrolsüzce çırpınan yaratığın kanı bile doğru dürüst akmıyordu; ama artık etkisizdi. Ortalıkta gözükmemek en iyi seçenek gibi geldiğinden, kendimi arsaya attım.

Arsanın girişinde gördüğüm manzara ile donakaldım. Emirhan ve babası, karşılarındaki iblisten adım adım uzaklaşmaya çalışıyorlardı. İblisse dişlerini çıkarmış, çirkin bir sırıtışla onlara adım adım yaklaşırken, bir yandan da sivri pençelerini hafif hafif açıp kapıyordu. Emirhan’ın elindeki bir parça çene kemiği dikkatimi çekti. Ya kemiği bulmuştu ya da artık bulduğu her ne ise canımıza okuyacaklardı. “Emirhan!” diye bağırınca, iblis de dahil hepsinin dikkatini bir anlığına üzerime çektim. Ellerimi açtım. Emirhan elindeki kemiği bütün gücü ile ancak bana fırlattı. Kemikle birlikte iblis-kadının dikkatini de ellerimle tutmuştum adeta! Yine de garanti olsun diye bağırdım: “Kemik bende iblis! Eksik parça bende!” Elimle kemiği havada salladım ve sonra tüm gücümle Halil Bey’lerin konağına doğru bir koşu tutturdum. Kumarım tutmuştu, kadın peşimdeydi.

Atımın olduğu yerde bir yapboz vardı artık… Bu yaratıklar karşılarına çıkan her şeyi parçalamalarına rağmen, bir şey yediklerini daha görmemiştim. İleride, gözümün seçebildiği kadarı ile üç ceset daha vardı. Evin içinden gelen bir şangırtı ile irkildim. “Hey!” diye bağırdım, son kez, “Kemik bende! Kemik bende!!!” Ardından hiç duraksamadan, son birkaç adımı zıplayarak üzerime doğru gelen yaratığa, kemiği tutmayan sol elimle sert bir direkt indirdim. Yumruğun etkisiyle adeta yüzü dalgalandı, birkaç dişi yerinden fırladı, yere düştü ama yine kalkmaya yeltendi. Hissiz elim bu yumruktan sonra sızlamaya başlamıştı, olacak şey değil! Elime baktığımda, orta parmağımın hemen üzerine saplanmış, iri ve sivri bir diş parçası gördüm. Sinirle çıkarıp yere attım. Kemiği heybeme koydum. Bu esnada evin kapısı adeta dışarı doğru patladı.

Kapıdan bir başka iblis, içlerinde belki de gördüğüm en güzel yüze sahip olanı bana bakıyordu. Eliyle, ağzından kendisine ait olmayan bir miktar kan sildi. Arkamda bir kedi, hayır kesinlikle bir panter gibi hafif hareket sesleri duydum. Hassas kulaklarım üç tanesini daha saydı. Kısa bir bakış, diğerlerinin çatılardan, ağaç tepelerinden atlaya-zıplaya geldiğini anlamama yetti. Kaçacak yerim yoktu.

Yine de bir şansımı denemek istedim. Hızla evin içine doğru hamle yaptım. Yolumu kesen dünya güzelinin sağına doğru eğilip, midesi olması gereken yere ağır bir yumruk indirdim. Karşılığı hafif bir kahkaha oldu. Pençelerini omzuma geçirip, beni gerisin geri ortalarına fırlattı.

Sonrası bir keşmekeş. Her yerden tırnak, yumruk ve tekme geliyordu. Karşılığını fazlası ile veriyordum. Ellerimin ucunda içine doğru göçen, kırılan kemikleri hissediyordum. Bir pençe yüzümü çizdi, refleksle öteki yana dönünce bu sefer de sert bir yumruk yedim. Gözüm döndü.

“Aaaaaaaa!” Tüm gücümle, ciğerlerim yırtılırcasına bağırdım. Artık kaçmak istemiyordum. Aksine, onlara dokunmak, yumruk atmak da değil, tutmak, bükmek ve koparmak için adeta yanıyordum. Her yer kırmızıydı artık benim için.

“Durun!”

Tüm yaratıklar put kesildi. Kimse bir hamle yapamadan, etrafımda artık iyice birikmiş kalabalığın arasından, sabah karşılaştığım Kırkkızlar’ın üyesi ya da iblis ya da her ne zıkkımsa karşıma çıktı. Yüzündeki gülüşü, sabahki müstehcen hareketlerini hatırlamama yetmişti. Heybeme bakıp, “Kemiği bulmuşsun.” dedi. Yere tükürdüm, “Evet iblis; ama şimdi fazlasını kırmak istiyorum! Hatta bu kemiği de…” Kemiği çıkarıp, iri avucumun içinde tam sıkıp, parçalayacağım pozisyona getirdim, kolumu hafifçe kaldırdım.” Yüzü ciddileşti, korku ve öfke karışımı bir hal aldı. “Bu… büyük ve geri dönülmez bir hata olur, Yeniçeri.” Sessiz bir an geçti.

Artık iblislerin hepsi etrafımdaydı. “Hepinizi parçalara ayırmak istiyorum. Ellerimle, tek tek…” Sözlerimdeki anlam, ses tonum onu şaşırtmış gibiydi. Bir an sonra gülümsedi. “Seni epey zorlamışız anlaşılan.” Tekrar ciddileşti, son sözünü söyledi: “Git. Görevini tamamla. Kemiği, parçamızı yerine geri koy. Bir daha da bizi kimsenin rahatsız etmemesini sağla. Git şimdi…” Bunu söyledikten sonra beyazı, siyahına karıştı; gri bir buhara döndü ve yüzünü bir türlü göstermeyen tutan güneşin önündeki inatçı bulutlara doğru yükselip, yitti. Diğerleri gibi. Kırkkızlar gitmişti. Şimdilik…

Hikâyenin geri kalanı olaysız geçti. Yüzüm gözüm dağılmıştı, daha önemlisi masum insanlar ölmüştü. Bir kasaba adeta yerle bir olmuştu. Yaraları sarma zamanıydı artık.

Sinirim hala tam geçmemişti, hala da hatırladıkça… O iblisleri tek tek kırk parçaya ayırıp, kırk ayrı türbenin tuvaletine atmak isterdim; ama muhtemelen onlar aynısını bana yaparlardı.

Kemiği yerine iade ettim. Sonraki bir hafta, türbenin iç mezar bölümleriyle, ortadaki yüksek kubbemsi alan arasına bir set tuğla çektim. Sonra da yapının etrafını dikenli tel ve çitle çevirdik. Muharrem Bey, daimî bir görevlinin sürekli orada durmasını ve kimseye içeri sokmamasını garanti etti.

Kırkkızlar Türbesi’nin duvarına son bir kez lanet edip, tükürdükten sonra tekrar düştüm yola. Karadeniz’e doğru.

Yaklaşık bir hafta sonra O’nun, ulu önder Atatürk’ün haberi ile tüm ülke yasa büründü…