Muhteşem çizimiyle yaptığı katkılarından dolayı, sevgili Peren Esin’e sonsuz teşekkürlerimle!
Değişkin: Kaçış, YBKY Bilimkurgu Öykü Seçkisi 2019 kitabında yayımlanan öyküm, Değişkin‘le aynı dünyada geçiyor.
Değişkinlerin dünyası ilgili bir not, hikayenin geçtiği ortamın kısa bir anlatımı aşağıda:
Çok da ileri olmayan bir gelecekte Dünya, kütlesi kendi kütlesinden çok daha büyük, muazzam bir kozmik bulutun içine girer. İnsanlar çaresiz, tıpkı diğer canlı türleri gibi başlarına geleceklerden habersiz, bu eski mavi-yeni kızıl çevreye alışmaya çalışırken üç sene geçer. Yaklaşık bir senenin sonunda, daha sonraları Değişkin adı verilen ilk mutasyonlar ortaya çıkmaya başladığında ise tüm dünya genelinde sosyal ve ekonomik yapıların temelleri kaçınılmaz bir şekilde yerinden oynar…
Rüyacı
“Rüyalardan nefret ediyorum.
Rüya görmek istemiyorum artık
Artık hiçbir şey istemiyorum…” – Sandman Düşülke
Büyük şehrin durmadan dönen çarklarının, gecenin ziftine bulandığı, yavaşladığı, imkansız sessizliklerin kulakları tırmaladığı saatlerin sonu… Yine yorgun ve bitkin bir halde uyandım. Bu kadar çok uyuyup, bu kadar yorgun uyanmak, yorucu düşlerin ve kimi zaman kâbusların etkisiyle, gündüzleri ortalıkta bir zombi gibi dolaşmak, hayatımın son bir-iki yılını güzel özetliyordu.
Rüyalar; onlarcası ve hiçbiri bana ait olmayan, başka zihinlerin üretimi rüyalar. Kimi kesik kesik görüntülerden, kimi kısa hikâyelerden, kimi ise bilinç altının en derinlerinden sızıvermiş, çiğnenen yasaklardan, tabulardan veya hayal gücümün ötesinde kâbuslardan derlenmiş bir kısa film şöleni. Yeteneğim sayesinde, bir rüyadan diğerine zıplayıp duruyordum. Tek sorun, bu seansların zihnimi aşırı derecede yoruyor olmasıydı.
Bazı zihinlerin rüyalarını düzenli olarak ziyaret ediyordum. Kimlere aittir, rüyasını gördüğüm kişi nerededir bilmiyordum, bilmem de gerekmiyordu. Sadece O’nun rüyalarını görmek istiyordum ve görüyordum. Her bir zihin diğerinden farklı, bunu anlayabiliyordum. Benim algılarım dahilinde rüyalar alemi, simsiyah gökyüzündeki milyarlarca yıldız gibi renk renk, yanıp sönen ışık noktacıklarıydı. Çoğu beyaz bir boşluk. Bunların rüya görmeyenler ya da uyumayanlar olduğunu düşünüyordum. Renkli ve hareketli olan bir tanesine uzanmam yeterli oluyordu.
Rüyaların birinden ötekine, sürekli zıplayan zihnimin ısınıp, hatta ısıtıp, kavurduğu vücudumun bir büyük bardak suya ihtiyacı vardı. Suyumu içip, tekrar yatağa döndüm; hava ağarmaya yüz tutmuştu. Camı açıp, bir sigara yaktım. Dumanını belki bir işe yarar diye, var gücümle dışarıdaki kızıl-puslu havaya doğru üfledim; havanın kesinlikle bir renk değişimine ihtiyacı vardı. Oturduğumuz eski binanın, kendini yanlarında genç hissedeceği komşu binalara ve kenarları ağaç fakiri, kirli, delik deşik yollara bir göz attım. Kimse alnıma bir “Hafif Değişkin” damgası basmamıştı; ama oturduğum mahallede gündüz saati bir tur atmak, mahalle sakinlerinin kimlerden oluştuğunu anlamaya yeterdi.
Değişmemiş, normal insanlar tarafından dışlanıp, eskaza kaçırdığı “gazla” dağları yıkacak kuvvette, muhteşem (!) Değişkin azınlığı tarafından da hor görülen biz Hafif Değişkinler, toplumda yerini bulamamış, karmakarışık bir kitleyiz. Karışık derken, bunu her anlamda düşünmek önemli. Bir kere kafalarımız karışık. Düzenimiz yok, toplum yapımız karışık. Bu sonuncusu, belki de en fenası. Toplum yapısı, bir kere mecburen bir araya gelmiş farklı zümrelerden insan gruplarını barındırıyor; ama bununla da sınırlı değil, Hafif Değişkinlerin aileleri de büyük oranda onlarla birlikte yaşadığı için, ezilenlerin altında ezilenler var! Ucube mahalle kabadayıları, doğa üstü hırsızlar, bu yeni denge içinde kendi dengesini koruyamayıp çıldıran, hatta en yakınlarındakine ölüm saçanlar… Bu yeni, çılgın düzenin uzun sürmeyeceğini ummaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.
***
Günün yarısını evde, bizimkilerle geçirdikten sonra bir şeyler almak için dışarı çıktım. Gölgelerin arasından ilerleme çabalarım boşa çıktı. Markete ulaşamadan mahallenin “itleri” tarafından yolum kesildi. Bu iki itten biri ki, özellikle ondan korkuyordum, etrafta fevri ve taşkın tavırları ile ün salmış, kendi kendine koyduğu lakabı ile “Refleks”, suratına doğuştan yapışmış, pis, çarpık gülüşü ile karşımda dikildi.
Refleks denen pisliğin, bu kadar korkutucu olmasının iki sebebi vardı. Birincisi ismine uygun olacak şekilde, normal bir insandan iki, üç kat hızlıydı. Bu durum doğal olarak onu (özellikle kavgalarda) çok tehlikeli biri haline getiriyordu. ikincisi ise bu pisliğin rüyalarına tanık olduğum bir, iki gece, benimle ilgili fena hayallerine denk gelmiştim; maalesef bu hayaller, onun kendince ettiği “arkadaşlık” teklifini reddetmemden bir hafta kadar sonrasına denk geliyordu. Onun için bir tür takıntı halinde olmam ihtimali yüksekti.
Refleks pis pis sırıtarak, direkt konuya girdi: “Pembe Rüya, gece olanları duydun mu?” Pembe rüya… Peki…
“Ne saçmalıyorsun yine?” Kendimi ezdirmeye niyetim yoktu. “Haber sizin oraya geç gidiyor herhalde.” diye cevap verdi. “Uğur Market’in sahibi, karısı, kızı. Öldürülmüşler. Pompalı tüfekle, yakın mesafeden. Zaten o kadının kalın derisine ancak o şekilde zarar verebilirlerdi.” Geçirdiğim şoku görünce, gülümsemesinin yerini sahte bir teselli hali aldı. “Aaa… korkma sakın. Ben buradayım, seni korurum.” Açtığı kollarıyla bana doğru bir adım atınca, dönüp arkamı, gerisin geri eve koşmaya başladım. Bir saniyede (ve muhtemelen üç adımda) yanımda bitiverdi. Durdum.
Sırıtarak, yarı şaka-yarı ciddi “Koş,” dedi, “haberi ver sizinkilere. Bu muhitte bir Değişkin katili var ve bizim gibilerin peşinde. Hatırlarsan bu üçüncü olay. Emniyetten iki tip geldi, yine bir bok yapmadan, yarım ağız rutin sorgulama yaptılar ve gittiler.” Elini aniden uzatıp, yanağımı okşadı. O sinirle bir tokat salladım, boşluğa… Çoktan uzaklaşmıştı. İğrenç arkadaşının yanına dönerken bağırıyordu: “Unutma ‘Pembe Rüya’! Bu işi çözersek bizler çözeriz. Kolluk kuvvetlerinin eline kalırsa halimiz yaman. Seni canlı görmeyi tercih ederim.” Tekrar sırıttı, o ve ekürisi yollarına döndüler. Ben de cinayet haberini vermek için eve gerisin geri koşturmaya başladım.
Katil
“Bugünlerde cinayetler ne kadar ruhsuz olmaya başladı.” – George Orwell
Issız bir adaya düşsem ve yanıma alabileceğim üç şey olsa, üç Değişkin alırdım. Hafif Değişkin olmalı tabi. Büyük pislikler, büyük riskler demek; öldürmek için daha iyi hazırlık yapmak lazım. Adamına göre muamele, “Evveeett efendim!”
Of! Son düşüncemi yüksek sesle söylemiştim sanırım. Yolun karşısında yürüyen, yaşlı kadının önce şaşkın ve suskun, sonrasında ise çatık kaşlı ve kendi kendine söylenen suratı bunu anlatıyordu. Gülümseyerek selam verdim, “Kusura bakmayın, kafam biraz dalgın…” Anlayışla gülümsedi. O anda, sağ arka cebimdeki kelebek bıçağı çıkarıp, gülümsemesini kulaklarına kadar genişletmek istedim. Onun yerine, gülümsemeye devam ederek uzaklaştım.
Yaklaşık bir yıldır bu izbe, yıkık-dökük, leş kokan mahallenin havasını soluyordum ve gerçekten dayanılır gibi değildi. En soğuk havada bile insanı terletecek kadar pis havası bir yana, her gün yüzüne baktığım hilkat garibeleri bile bu semtten nefret etmem için yeterliydi. Ama bekledim. Evet efendim, bekledim! Bekledim ve sabrettim. Aylar boyunca, mahallenin alelade bir sakini gibi günlük işime bakarken, bir yandan da değişkin olduğundan emin olduğum tipleri gözlemliyordum. Değişkin de olsa, geçmiş insanlıklarına dair alışkanlıklarının pek çoğunu koruyordu bu pislikler. Takip ettim, hareketlerini, davranışlarını, güzergahlarını…
***
Elime ilk geçen fırsat, belki de en kolayı ve rahat olanıydı. Günde iki kez meydandaki kahvehaneye giden, tek yaşayan emekli bir adamdı kurbanım. Derisinin rengi soluk, gri-yeşilimsiydi ve normalin üstünde bir iyileşme yeteneği olduğunu biliyordum. Evde olmadığı birkaç sefer, kaldığı apartmana girdim ve iyice inceledim. Hatta bir keresinde emin olmak için, kaldığı katta tüm dairelerin ortasında bir yere oturdum ve dairelerden gelen sesleri dinledim. Gündüz vakti kimse yok gibi görünüyordu. Ben de bir sonraki gün merdiven köşesine sindim; kurbanım öğlen vakti kahvehaneden döndüğünde, açtığı kapının ardından onunla birlikte içeriye daldım. Tabi bu sırada sağ dirseğimle ense köküne sert bir darbe indirmeyi unutmadım. Sesi bile çıkmadı pisliğin. Ben onun sesini çıkarmasını da bilirdim; ama bir an önce işimi halletmem daha önemliydi. Sustalı tabancayla birkaç yerinden vurduktan sonra yüz üstü çevirdim. Çok önceden aldığım, “tek kullanımlık” bıçaklarımdan birini sertçe, tam kalbine sapladım. Kısa bir süre, yaralarının iyileşmediğinden emin olduktan sonra, olay yerinden hızlıca uzaklaştım.
Ok yaydan fırlamıştı artık! İkinci değişkini iki hafta kadar ortalığın yatışmasını bekledikten sonra seçtim. Zaten aylar sonunda elimde oluşmuş bir liste vardı. Bu sefer biraz daha dişli bir tipi gözüme kestirmiştim ama iyi planlamıştım ya da öyle sandım. Bu seferki değişkin, yine dıştan görünümüyle kendini belli eden, tuhaf ve jölemsi bir vücut yapısına sahipti. Pazar yerinde muhabbet ederken sorduğumda, cildinin olağan üstü esnek, kaygan olduğunu, hatta günlük hayatında çok sıkıntı yaşadığını öğrendim. İyi yanları da vardı; cildi bıçak, makas ve hatta kurşunun dahi delip geçemeyeceği kadar esnekti. Tabi bunun doğruluğunu test edecek zamanım yoktu ve daha farklı bir yöntem denemeliydim.
Bir pazar dönüşü onu takip ettim ve apartmana birlikte girecek şekilde denk getirdim. En tatlı gülümsememle kapıyı ona tutup, elindeki poşetlere de yardım edince, yüzündeki endişe, mutlu bir tebessüme dönüşmüştü. O iğrenç, vıcık vıcık görünen yüzüne karşı gülümsemem, bana Oscar ödülü kazandırabilirdi. Kapısına kadar eşlik edip, poşetleri kapı eşiğinin öteki yanına bıraktım. Bu sırada da, iç cebimde hazır duran kavanozu açıp, tam da arkası bana dönükken, içindekini üzerine boşaltıverdim! Şok içinde bana döndü. Bense bu kez içtenlikle gülümseyerek, diğer cebimdeki yanıcı spreye ve çakmağa ulaşmıştım. Harlanan çakmak alevinin, tanrılara layık ihtişamı ve coşkusu, en güzeli de kurbanımın çıkarmasına neden olduğu çığlıklarla olan ahengi büyüleyiciydi. Üzerine döktüğüm bir kavanoz benzin işini görmüş, bir anda kurbanımı ayaklı bir meşaleye çevirmişti.
İşte o noktada planda öngöremediğim bir aksaklık gerçekleşti: Biraz fazla yaklaşınca, üzerine az miktarda benzin sıçrattığım pantolonumun paçası alev aldı! Canhıraş bir şekilde ateşi söndürene kadar epeyce gürültü çıkarmış, pantolonla beraber, bacağımın bir kısmını da yakmıştım. Açılıp kapanan kapıların ve endişeli komşuların soru işareti içeren sesleri kulağıma geliyordu. Geldiğim yoldan çıkamazdım. Bunun yerine içeri koştum, salondaki kalın perdeyi söküp, üzerime geçirdim. Alevler daha da yayılmadan fırladım ve komşular apartman merdivenlerini koşarak inen, ucundan hafifçe dumanı tüten bir gulyabani gördüler.
Korku ve panik insanı pervasızlaştırıyor. Bir kere olaydaki aksaklık bir yana, o kadar dikkat çektikten sonra koşmak yerine, en yakındaki kuytuya dalıp, sakin ve dikkatlice uzaklaşmalıydım. Perdeyi üzerimden atmış, yanık bacağımla seke seke uzaklaşırken, marketin önünü süpürürken bir yandan da şüpheli gözlerle bakan, market sahibinin kızı değişkin piçle göz göze geldim. “Yangın var!” diye bağırıp, uzaklaşmaya devam ettim; ama ortalıkta benden başka koşturan yoktu ve kız cidden şüphelenmiş görünüyordu: Yani bu işin çaresine hızlıca bakmak gerekecekti.
Ertesi gündü. Bu sefer işim aceleydi ve karşımdaki değişkinleri tam bilmiyordum. Ben de büyük oyuncağımı aldım elime. Yüzüme iki kat ince çorap, tamam! Pusuya yatıp, bir süre bekledim. Marketin boş bir anında pompalıyla direkt içeri daldım, üst üste ateşledim ve hızlı bir şekilde uzaklaştım. Korkutucu bir andı. İlk atışı kızın annesine yapmam daha doğru olurmuş, bunu anladım; çünkü kadının derisi son derece kalındı. Yakın mesafe iki el daha ateş etmek zorunda kaldım.
Büyük gürültü koptu tabi… Görevliler geldi ve ortalığı biraz kolaçan ettikten sonra, notlarını alıp gittiler. Bu kez olay, haber sitelerinin kıyısında-köşesinde yer almıştı. Alınan ifadeler muğlaktı, yine de bundan sonrasında ekstra dikkatli olmam gerekecekti.
Yeni arkadaşımla cinayet mahallinde tanıştım!
Polis
“Lüzumsuz yasalar, lüzumlu yasaları zayıflatır.” – Jonathan Swift
Üçüncü cinayet haberi geldiğinde, karakolun bana ait köşesinde rutin işleri bir kenara koymuş, pinekliyordum. İlk iki olay rapor edildikten sonra ne biz, cinayet masası bir şey yapmıştık, ne de Değişkin ağır suçlarına ve cinayetlere bakan Özel Kuvvetler harekete geçmişti. Cinayetlerin faili ya da failleri bilinmiyordu ve o bölgeye bakan yerel kolluk güçleri, failin bir Değişkin olduğuna dair net bir bilgiye sahip değillerdi. Dolayısı ile topu birbirimize atıp dururken, üçüncü cinayet haberinin gelmesiyle telefona sarıldım. Özel Kuvvetler’den yetkili bir arkadaşı arayıp, bu cinayeti ve önceki iki taneyi inceleyeceğimizi, işi aldığımızı söyledim.
Bana soran gözlerle bakan ekibime, telefonu kapatır kapatmaz, “Biz burada iş paylaşamıyoruz, orada insan ölüyor!” diye patladım. Tek kelime etmeden, hemen olayla ilgili bilgi toplamaya başladılar. İki kişi seçip, olay mahalline yönlendirdim. “Sivil olarak arkanızdan geliyorum, standart soruşturmanızı yapın ve dönün. Bir özet çıkarıp gönderin.” dedim. İçimden bir ses birbiri ile bağlantılı olduğu muhtemel bu üç cinayetin failini bulamazsak, ölen Değişkin sayılarının hızla artacağını söylüyordu.
Olay yerine pespaye bir kıyafetle gittim. Hafif değişkin komünlerinin ve içinde yaşayanların ne kadar kötü şartlarda olduğunu biliyordum. Yine de, olay yerine doğru yürürken, etrafın bakımsızlığı ve izbeliği yüzünden ister istemez irkildim. Adeta dev bir vücudun, durumu gittikçe kötüleşen, çürümesi kangrene doğru giden bir uzvuna bakıyordum. Havadaki kötü koku da bu benzetmeyi güçlendirmişti. Bu düzen elli sene daha böyle devam etse bu insanlara ne olacaktı?
İki memur soruşturmalarını yaparken, hemen yakında bulunan bir büfeye oturup, tost ve limonata söyledim. Bu arada, kulağıma takılı dinleme cihazıyla uzaktan onları dinlemeye başladım. Vücut dilimin son derece rahat ve hatta keyifli olması önemliydi. Etrafta gezen, bütün bu olan bitenden sonra iyice yüzü düşmüş onca insan ve değişkine tezat ve inat yapar gibi, cinayet karşısında gülümsemesine engel olamayan bir insan profili çiziyordum. Katilin er geç olay yerine gelip, soruşturmalarla ilgili bilgi edinmeye çalışacağından emindim; dikkatini bu hareketlerle çekmem, benimle iletişime geçmesini sağlayabilirdi. Beklemeye ve çaktırmadan etrafı gözlemeye ve bir yandan da soruşturmayı dinlemeye devam ettim.
Bir süre sonra etrafa tamamen hakim olmaya başlamıştım. Bir kere olay mahalline gelen ya da yolu düşen, olayı öğrenip şok geçiren, bir süre oyalanıp, bilgi aldıktan sonra da işine gücüne dönen büyük bir kitleyi dışarıda bıraktığımda, geriye üç kişi kalıyordu. Bu kişileri oturduğum yerden izlelemeye, takip etmeye başladım. Bir tanesinin sivil kılığındaki bir gazeteci olduğunu kısa sürede fark ettim. Üçüncü cinayetle beraber onların iştahı da kabarmış, olay hakkında gazeteci kimlikleri ve direkt sordukları sorularla alamayacakları bilgilerin peşine düşmüşlerdi. Diğer iki kişiden biri dilenciydi. Bir yandan yanından geçenlere dua ediyor, diğer yandan para dileniyordu. Tabi bu bir kılık değiştirme taktiği de olabilirdi.
Sonuncuyu kaybetmiştim. Belli etmeden etrafa bakınmaya başlamıştım ki, dibimden gelen sesle irkildim: “Merhabalar beyefendi!” Son kişi hemen arkamdaki masaya oturmuştu. Yüzümdeki gülümsemeyi biraz yok ettim, aldığım keyfi saklamaya çalışıyor gözükmem önemliydi. Yarı sırıtan-yarı endişeli bir bakışla başımı sallamakla yetindim.
Elini ileri doğru sallayarak “Ne olmuş yahu böyle?!” dedi, “Artık mahallede güvenle gezemez olduk!”
“Ben de anlamadım. Zaten buraların yabancısıyım. Şansıma bugün ilk iş günüm.” Suratıma mal mal bakınca, ben de ona baktım ve kısa bir süre inceleme şansı buldum. Sert, kirli sakallı, derin çizgilere sahip yüzü, zor günler geçirmiş biri ile karşı karşıya olduğum ipucunu veriyordu. Gözlerindeki güvensizliğin bana özel olmadığından ve aynada kendisine dahi aynı güvensiz gözlerle baktığından emindim. Yaşı olmalıydı ama buna rağmen dinç bir vücudu vardı. Karşımdaki muhtemel “emekli”, bir devlet memuru ya da büro çalışanı değildi. Bundan fazlasını tahmin edemiyordum.
“Aşağıdaki posta ofisinde işe başladım.” dedim. “Daha ilk günüm ama sabah gittiğimde ofisin kapalı olduğunu gördüm. Sebebini buraya gelince anladım. Biraz daha bekleyip, tekrar bir şansımı deneyeceğim.”
“O yüzden yüzünüzden mutluluk akıyordu demek,” dedi sırıtarak, “daha ilk günden işten yırttınız.”
Cevap vermeden önce kafamı kaşıdım, gözlerimi ondan kaçırdım. Rolümü iyi oynamam gerekiyordu, karşımda aptal biri yoktu. “Yani…” dedim, “ilk günümün güzel geçtiği kesin.” Soran ve sorgulayan gözlerle, adeta üstten bana bakıyordu. “İsminiz nedir?” “Ahmet” dedi. “Berk, memnun oldum.” El sıkıştık, “Bakın Ahmet Bey, siz bir Değişkin misiniz?” Kafasını olumsuz yönde sallayınca, “Tamam. Bakın, ben cinayete hoş gözlerle bakan biri değilim, yanlış anlamayın; ama bugün bu şartlarda yaşamamızın, yaşadığımız hayatın değişmesinin temel sebebi bu geni bozuklar değil midir?!” Sonda bilerek sesimi yükseltmiştim. Kendimi geri çektim, korku dolu bir ifade takınarak “Özür dilerim, niyetim bu şekilde konuşmak değildi. Ben en iyisi posta ofisine tekrar bir bakayım.”
Acele ile ayağa kalktım. O da benimle kalktı, nazikçe “Size köşeye kadar eşlik edeyim.” dedi.
Rüyacı
“Düşler, gün içinde yediğimiz yemeği sindirdiğimiz yerlerdir” – Astrid Alauda
Evdeki gerginlik elle tutulabilir düzeydeydi. Babam haberi benden önce almış, komşularla konuştuktan ve annemle giriştiği sıkı bir tartışmadan sonra buraları terk etmemize karar vermişti. “Her gün düzenli olarak ilanlara bakacağız. Bizimki gibi pek çok yer var. Belki kira biraz daha fazla olur, belki… bilmiyorum.” En kısa zamanda iş bulmam gerektiğini söylemesine gerek bile yoktu. Gün boyu ilanlara baktım.
Canım bir an önce uyumak, huzuru rüya aleminde aramak istiyordu; ama henüz erken olduğundan, dışarı çıkıp yürümeye başladım. Olay yerine yaklaştığımda etraftaki hareketlilik de artmıştı. Görünmeyen eller sağa sola fısıltı gazetesini dağıtmış, her yerde kulaktan kulağa fısıldaşan, tedirgin gözlerle etrafı süzen insan grupçukları oluşturmuştu.
“Etrafa iyi bak Pembe Rüya, katil şu anda aramızda.” Kulağımın dibindeki fısıltıyla istemsiz bir çığlık koparınca, bir anda dikkatleri üzerime çektim. Geri dönüp, bunun sebebiyle yüzleştim. “Normal insan gibi iletişim kuramaz mısın sen?!” Refleks güldü. “Normal insan mıyım ben? Genetiğimiz farklı diye bir kafese kapatmadıkları kaldı. Yakında onu da bekliyorum. Bizi koruma, kollama bahanesiyle…” Haklıydı. Ben de bu işin arkasında siyasi bazı nedenler olabileceğinden şüphelenmiştim. Senaryoya uymayan tek şey, cinayetlerin bir kitlesel hareket değil, aynı bölgede işini ustalıkla yapan bir manyağın işi gibi görünmesiydi. “Keşke zihin de okuyabilseydin,” dedi, “o zaman katili bulurdun.”
Bu aklıma başka bir şey getirdi: Zihin okuyamıyordum ama rüya okuyabilirdim. Bu gece keyfe keder bir rüya seansı yerine, sistematik bir şekilde, etraftaki rüyaları araştırmaya karar verdim. Rüyasını gördüğüm kişinin yakınımda olduğunu hissedebiliyordum. Bunu zaten pek çok kez annemle, babamla ve çevredeki diğer tanıdık insanlarla test etme şansım olmuştu. Bunu Refleks’e söyleyince, bana doğru bir adım yaklaştı. “O şerefsizin kim olduğunu bulursan, hiçbir şey yapmadan önce, direkt bana haber veriyorsun, tamam mı?” Buna itirazım olmazdı.
Akşam yemeği sonrası annem ve babamla, babamın bulduğu ilanlar üzerinden konuştuk. Pek çoğunun kirası bizim eve yakın olsa da, lokasyon olarak bizimkinden de izbe ve hatta tehlikeli olabilecek noktalardı. Oralarda verilen yaşam mücadelesiyle ilgili haftalık bir televizyon programı bile yapılmaya başlanmıştı. Diğer opsiyonda ise daha fazla kira ödüyorduk ve benim bir an önce iş bulup çalışmam gerekiyordu. Ertesi gün başvurulara devam edecektim.
Yatağa geçtiğimde saat epey geç olmuştu. Zihnimi boşaltmaya çalıştım. Gözlerimi, iyice karanlık olması için bir tülbentle örttüm ve kulaklarımı birer parça pamukla tıkadım. Kısa zamanda uykuya daldım.
Kişilere değil, bulunduğum yere odaklandım. Mahalleyi hayal ettim, binaları, daireleri. Kısa sürede düşler önümde parlak ışık örüntüleri olarak belirmeye başladı. Bir düş, bir başkası. Bir hikayenin kareleri önümde kayıp giderken, bir diğeri beliriyordu. Tutku dolu bir düşten kaçıp, nefes kesecek kadar bunaltan bir başkasına takılıyordum. Bu şekilde ne kadar süre geçti bilmiyorum; ama kendimi zorlamıştım ve beynimde bir yerlerin aşırı ısındığını hissediyordum.
Karanlık bir rüyaya daldım. Mahallede yürüyen bir çift ayağa doğru bakıyordum. Ancak zemin balçıkvari bir çamurla kaplıydı. Kötü bir koku hissi rüyaya hakimdi. Binaların sokağa bakan pencerelerinden sızan buharın, o evlerde yaşayanların kokusuydu bu. Arada bir camlarda beliren suretler, yaşayan varlıklardan çok, ayaklanmış cesetleri andırıyordu. “Mahalle bu kadar iğrenç tasvir edilebilir” diye düşündüm. Rüyanın sahibi kendi ayaklarına bakıyor gibiydi. Giydiği pantolonun yarısı yanık, altından görünen bacağı ise resmen kavrulmuş görünüyordu. Topallamasının sebebi bu olmalıydı.
Bir an sahne değişti. Öldürülen (sima olarak gördüğüm, bildiğim) değişkinlerden birine bakıyordu. Ellerindeki içi sıvı dolu kavanozu boca ettiği anda kadının yüzündeki şok ve çakmağı çakmasıyla birlikte alev alması. Gerçekten korkunçtu. Görüntü değişirken, kadının attığı çığlıkları, katilin kahkahası ile aynı anda duyuyordum. Tekrar yürüyordu.
Farklı bir şey yaptım. Bütün gücümle rüyaya odaklandım, bu rüyanın kayıp gitmesi riskine giremezdim. Her yer bir anda titredi. Ayaklar yürümeyi durdurdular ve … Birden katili arkadan görmeye başladım. Yavaşça attığı, aksak adımları, haki renk kıyafetini; katilin rüyasına bir şekilde kendimi dahil etmiştim ve bu bir ilkti! Rüya sahibi bir an durdu. Başını yana çevirdi. Sonra bir anda geriye döndü ve benimle yüzleşti! Panikle arkamı döndüm ve koşmaya başladım. Ancak fısıltı halindeki sesi hemen dibimden geldi: “Kaçamazsın tavşancık, tilki seni saklandığın yerde bulur!” Aniden, boğazımı kavrayan parmaklarının ve kolunun kuvvetiyle ayaklarım yerden kesildi. Rüyada ölüm, bu da yeni bir tecrübeydi ve gerçekten ölüp ölmeyeceğimi bilmiyordum.
Son bir gayretle, tüm gücümü kullanarak rüyadan çıktım. Geriye doğru, gittikçe uzaklaşan rüyaya baktığımda, katilimi ve rüyasında gördüğü suretimin boynunun kırıldığını gördüm. Ardından katil, iki eliyle tuttuğu vücudumdan kopardığı parçaları etrafa doğru fırlatmaya başladı. Daha fazlasına bakmak istiyordum ama kendimle ilgili bir şeyler yanlıştı. Ayrıca resmen tükenmiştim. Rüyasız bir karanlık etrafı sardı.
Sabah kafam zonklar bir halde uyandım. Yeteneğime çok yüklenmiştim ve başım bu gibi durumlarda olduğu üzere şiddetle ağrıyordu. Kalkarken, boynumdaki yoğun ağrı ile hafifçe inledim. Tuvalete girdim ve aynada, parmak izi şeklinde morluklarla kaplı boğazımla ve kan oturmuş gözlerimle karşılaştım. Dün akşamki soru cevabını bulmuştu; dahil olduğum rüyada gördüğüm şiddet, yeteneğim yüzünden gerçek dünyaya kadar ulaşabiliyordu.
Ağrılarım ve bitkinliğim yüzünden tüm günü evde geçirmeye karar verdim. Ancak öncelikle yapmam gereken bir iş vardı. Boynuma, izleri örtmesi için bir eşarp sardım, giyindim ve sokağa fırladım.
Katil
“Havada kan kokusu var.
Soluğuma karışıyor.
Gecenin derin uykusu,
Paramparça gün ışıyor.” – Celal Işık
Gecenin bir vakti, ter içerisinde uyandım. Ah, hiç bu kadar detaylı, net bir rüya görmemiştim. Nefes aldığımı bile hissettiğim, incecik bir boynu tutup, kırıverdiğim türden. Şaşkınlık ve öfkenin yerini zafer ve zevkin aldığı türden. İşin tuhaf kısmıysa, rüyanın gerçekçiliğinin, sadece içerdiği detaylarla ilgili olmamasıydı. Bir his, açıklayamadığım türden bir kontrolsüzlük hissi, adeta bir izlenme hissi.
Bir süre bunu düşündüm, ihtimalini: Rüyam bir başkasınınki ile karışmış olabilir miydi? Gördüğüm genç kızı tanımadığımdan emindim ve rüyamdaki anomalinin kaynağı O’ydu. Tabi, tamamen kafamda kuruyor da olabilirdim, bunun bir garantisi yoktu. Hislerime güvenmeye karar verdim ve hava aydınlanmadan dışarıya çıkıp, etrafı turlamaya, O’nu aramaya başladım.
Öğlene doğru, cinayet mahallinde tanıştığım ve anladığım kadarıyla, hayata benimkilere benzeyen gözlerle bakan Berk’le karşılaştım. Kafa elemandı. Bir şeyler atıştırdıktan sonra biraz yürüdük ve sohbet ettik. O işine dönerken, mahallede gezinmeyi sürdürdüm. Yanımda yalnızca susturuculu tabanca ve avcı bıçağım vardı. Bir tavşanı avlamak için yeterli olmalı diye düşündüm ve yüksek sesle güldüm. Neyse ki, bu sefer kimse yoktu etrafta.
Rüyamdaki kızı gördüğümde bir saat kadar yürümüş olmalıydım. Yolun karşısından bana doğru geliyordu. Boynuna sarılı bir eşarp vardı. Tam da rüyamda onu yakaladığım yeri kapatmıştı!
Bir an göz göze geldik ama beni tanıdığına ya da hatırladığına dair herhangi bir tepki vermedi, yoluna devam etti. Biraz daha ilerledikten sonra sert bir tornistanla döndüm ve takibe başladım. Merkezde bir kırtasiyeye uğradıktan sonra yukarı, daha izbe ve sakin bölgeye doğru yöneldi. Belki de onu izlemekten ve evini öğrenmekten daha fazlasına fırsatım olacaktı.
Mahallenin tepe kesimleri gerçekten harabeden farksızdı. Eski, çürük, çarpık, fırçalanmamış dişler gibi yer yer rengi değişmiş, bakımsız binalar ve bir süredir toplanmadığı belli olan çöplerle süslü sokakları yürürken, yol iyice dikleşti. Sağı solu inceliyordum; kuytu köşeler ve kullanılamaz durumdaki harabe yapılar, işimi hızlıca halledebileceğim, uygun birar fırsattı.
Hedefim dar, çıkmaz bir sokağa saptı. İki tarafta yükselen binaların neredeyse yarısı boş görünüyordu. Adımlarımı hızlandırdım, yanına doğru yaklaşırken aniden bana döndü.
Gülümseyerek, “bu sefer baltayı taşa vurdun.” dedi. Arkamda hissettiğim bir hareketle bıçağımı çektim ve geri döndüm. Serseri görünümlü, genç bir tip sırıtarak bana bakıyordu. Üzerimden boşanan ter alnımda damlacıklar oluştururken, yanık bacağımın sızladığını hissediyordum. Ben de sırıttım. “Sen de mi onlardansın?” dedim, bıçağımla serseriyi göstererek. “Özelliğin ne? Dünyanın en sarı dişlerine sahip olmak mı?” Pis pis sırıtmaya devam etti. “Mahallenin bitlerini ayıklıyorum ben.” dedi.
Gülümsedim. Sonra başımı öne eğip, bir elimde bıçak olduğu halde ellerimi, “pes!” der gibi yavaşça kaldırdım. Dönüp, kıza baktım. “Bakın,” dedim, “beni yanlış anladınız…” Sonra hiçbir uyarıda bulunmadan, gence doğru ani, uzun bir adım atıp, bıçağımı göğsüne doğru salladım.
Bir an oradaydı, bir diğerinde değildi. İnsan üstü bir refleksle bıçak darbesinden kolaylıkla kaçarken, sol gözümün hemen üst kısmına inen yumruğu ile yere yıkıldım. Hızlıydı evet; ama yumruk atmayı bilmediğinden emindim. Çeneme atacağı tek bir yumrukla beni bayıltabilecekken, bir amatör gibi, sert kafatasımı hedeflemişti. Yine de adam tehlikeliydi. Sağ elimdeki bıçağı bırakırken “Ah!” diye inledim ve yüz üstü yere kapandım. Bu sırada sol elimle iç cebimdeki silaha uzandım.
Zonklayan kafamın içinde Azrail’in kıkırdamaları yankılanıyordu.
Polis
“Lüzumsuz yasalar, lüzumlu yasaları zayıflatır.” – Jonathan Swift
Her şey sona erdikten bir gün sonrasında, olay yerinde ifade veriyordum. İfade verdiğim yetkili, karşısında bir polis komiseri değil de, adi bir suçlu varmış gibi davranmasına rağmen, cevaplarımı birkaç kısa soruyla irdeledikten sonra işimizin bittiğini beyan etti. Olay yerine son bir bakış attım, hayatımın geri kalanında burayı görmek istemiyordum. Olay yerindeki ceset kaldırılmış, yaralı ise kayıplara karışmıştı. Yanımdan yavaş, tetikte adımlarla, etrafı gözleyerek geçen Özel Kuvvetler askerlerine baktım. Dün yaşananları tekrar düşündüm, iyi bir şey mi yapmıştım?
***
Kendini Ahmet diye tanıtan şahıstan, birlikte kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra ayrılmış ve tabi ki derhal takibe başlamıştım. Yüz hatları, gergin postürü, bir şeylerin peşinde olduğunu gösteriyordu ve göz önünde olması, aynı zamanda da yalnız olduğunu sanmasını istemiştim.
Bir saatlik gezintinin ardından, ümidim kırılmak bir yana, birini ya da birilerini aradığından emindim. Sürekli etrafına bakıyor, hafif aksayan ayağına rağmen kesintisiz yürüyüşüne devam ediyordu. Kısa bir süre sonra karşısına çıkan kızsa, az kalsın planımı suya düşürüyordu. Yolun karşısında yürürken, Ahmet’in tüm vücut dili bir anda değişti; dikleşti, gerildi ve sağ el parmaklarının sürekli oynamaya başladığını gördüm. Kendimi o anda civarda bulunan tek dükkan olan, hırdavatçıya atmasam belki de beni fark edebilirdi. Kız yanından geçtikten çok kısa bir sonra, Ahmet geri dönüp, takibe başladı. Ben de peşinden devam ettim.
Takip sona erdiğinde, içinde bulundıkları ve yüzleştikleri sokağı pas geçerken, çaktırmadan bakıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Planım aniden geri dönüp, baskın yapmaktı. Tam o sırada, sokak girişinin karşısındaki apartmanın gölgesinden bir şey hızla fırladı. Daha tepki bile veremeden yanımda bitip, “Defol git buradan!” derken, elinde gösterdiği bıçağın solgun parıltısı, kısacık bir an gözüme ilişti. Ardından aynı hızla sokağa daldı.
Artık duramazdım. Silahımı çekip, peşi sıra (ama ona göre çok daha yavaş bir şekilde) sokağa doğru koşar adım gitmeye başladım. Köşedeki çöp konteynırının arkasına saklandım. Kulağıma konuşmalar geldi. Ahmet, “beni yanlış anladınız” diyordu ki, bir darbe sesi ile beraber inlediğini duydum. Yavaşça sindiğim yerden çıktım.
“Kimse kıpırdamasın, polis!” diye bağırdığımda, sahne bir an dondu. Çıkmaz sokağın benden uzak tarafında, Ahmet’in takip ettiği kadının yüzündeki gerginliği okuyabiliyordum. Ahmet yerde, aldığı darbenin etkisiyle yatıyordu. “O silahı ortadan kaldırmazsan, kurşundan daha hızlı olup olmadığımı öğreneceğiz.” Serseri kılıklı değişkinle yüzleştim. Blöf yapmadığını bilecek kadarını görmüştüm. Silahımın yönünü ondan uzağa doğru çevirdim, diğer elimi kaldırdım: “Sakin…” dedim, “Ne olduğunu anlamaya…”
Ahmet’in yoktan var ettiği silahın sesi sokakta yankılanırken, serserinin sol omzu sarsıldı, ceketi renk değiştirmeye başladı. Ahmet doğrulmaya tenezzül etmeden, silahını ikinci ve üçüncü kez ateşledi; ancak serseri bu sefer hızlıydı. İsabet etmeyen kurşunlardan birinin yanımda bulunan konteynıra çarptığında çıkardığı müthiş ses, beni kendime getirdi. “Dur! Ateş etme!” Silahım bu kez Ahmet’e dönüktü.
Sonrası çok kısa sürede gerçekleşti. Serseri müthiş bir hızla Ahmet’in üstünde belirdi. Kolu neredeyse görünmeyen hızda bir sarkaç gibi hareket ederken, bir an Ahmet’in boğazında parlayan bıçağı, bir sonraki an kırmızı bir çizgi takip etti. Ateş ettim. Serseriyi karın boşluğuna yakın bir yerden vurmuştum; buna rağmen bana mısın demedi ve hızla bir apartmanın içine dalmadan önce kızı tuttuğunu, peşi sıra sürüklenirken savrulan saçlarını görebildim. Bir tepki bile veremeden kaybolmuşlardı.
Merkezi arayıp, durumu kısaca özetledim. Telefonu kapattıktan sonraki yarım saat içerisinde olay yerine gelenlerse ekibim değil, Özel Kuvvetler’e bağlı bir grup üniformalı oldu. Tüm mahalle çevrelenmiş, apartmanlar tek tek aranmaya başlamıştı. Seri bir şekilde ve sıradan bir vatandaş gibi sorgulandım. Nedenini anlamak zor değildi.
“Bir köpeğin insanı ısırması değil, bir insanın köpeği ısırması haberdir!” Değişkin ölümlerine sessiz kalan birim, bir değişkinin sıradan bir insanı öldürmesi üzerine derhal harekete geçmişti. Olay, sonraki günlerde manşetlerdeydi ve maalesef benim de adım geçiyordu. O günü takip eden bir ay içerisinde, üç kez provokasyon olması muhtemel şiddet olayı yaşandı. Üç ayın sonunda mahalleden taşınanların oranı yüzde altmışın üzerindeydi; geride kalanlarsa, sıradan aileler olmuştu.
***
Rüyacı’yı ilk kez olay gecesi gördüm. Gördüğüm rüyaları normalde hatırlamazken, çıkmaz sokağı, yerde ölü yatan Ahmet’i, onun silüetini ve bana doğru uzattığı parmağını, öfkeyle parlayan gözlerini en ince detaylarına kadar hatırlıyordum. Mahallenin başına gelenlerden beni sorumlu tutuyordu. “Sessizce” halledilebilecek haklı bir infazı, bir anda büyük bir olay haline getirmiş, tüm mahallenin huzurunu ve rahatını kaçırmıştım. “Rahat bir uyku yok sana!” dedikten sonrasını hatırlamıyorum.
O günden beri uykularım huzursuz. Günlerim de öyle. Kıyıda kalmış, izbe bir mahallenin, yıkılmaya yüz tutmuş binalarını bir arada tutan, gecelerin, eski binalardan yansıyan soğuk karanlığını, kendilerince oluşturdukları sıcak ortamlarla ısıtan bu azınlığa karşı hissettiğim suçluluğun sonu yok. Geceleriyse, hatırlamadığım kabuslardan, kan ter içerisinde uyanıyor, kesik kesik, kalitesiz uyuduğum uykulardan dolayı, gündüzleri sersem gibi geziniyorum.
Kıyıda köşede yaşanan bu sefaletin, değişmez bir parçasıyım artık…