Giriş: Yazdığım ilk öyküdür Açlık. İlk hali 7000 kelimeyken, aradan uzun bir süre geçtikten sonra tarafımdan tekrar ele alınıp, civataları sıkılıp, pek çok yerinde düzenlemeler yapıldıktan sonra 6000 kelime civarına indirilmiştir. Yine de baştan uyarmak isterim, Açlık “uzunca” bir öykü…

Açlığın Sona Erdiği O Muhteşem Gün – 15 Temmuz 1999

Sabahın o erken ve nemrut saatinde, günlerce süren yoğun, işkence gibi açlığın ardından nihayet karnını doyurdu. Aldığı haz o kadar yoğundu ki, bir süre sonra titremeye, başı dönmeye başladı. Hemen yanı başında, sırtüstü yere uzanmış olan ve kim olduğu hakkında hiçbir fikri olmadığı adama kaydı gözü. Modern, metal çerçeveli gözlükleri gözünden fırlamış, koyu çizgili mavi takım elbisesi kirlenmiş gençten sızan kıpkırmızı kan, görünmeyen eller tarafından nazikçe örtülen bir battaniye gibi ağır ağır yeri kaplıyordu.

Uzun ve derin bir iç çekiş ve onu takip eden tuhaf çığlık, içinde barındırdığı öfkeyle birlikte kulaklarına ulaştı. Nabzı hızlandı. Orada olmamalıydı Uğur ve bunu fark ettiğinde iş işten geçmişti…

BÖLÜM 1: Tanışma

Barış Ve Uğur – 22 Mart 1977

Barış doğdu, hemen sonrasında da öldü…

Aydınlığa ilk kavuştuğu an kalbi durdu bebeğin. Ufaklık doktorun elinde, annenin gözleri ufaklığın üzerinde, her üçünün de sessiz ve kıpırtısız olduğu kısa bir zaman dilimi geçti. Minik Barış, annesi hüzünlü şarkısına başlamadan bir saniye önce bir hıçkırık sesi ve ardından viyaklama ile hayata geri döndü ve aynı anda iki şey oldu: Anne yine ağladı; ama sevinçten ve Barış’ın adı değişti. Hayata tutunan ufaklığın adı Uğur oldu. Daha sonraları annesi “Çok şanslıydın,” diyecekti, “şansın daim olsun diye sana Uğur dedik.”

İlk Baş Ağrısı – 16 Temmuz 1989

Sıcak ve nemli bir İstanbul yazıydı. Göztepe’de ara sokaklarda hala taştan kaleler yapılıp top oynanabiliyordu. Sağda solda atölye tezgâhlarından çıkan çekiç ve kesme sesleri mahallelerde yankılanırken, bu sesler sıcak hava ile harmanlanıp, insanın içini keyifli bir boşluk ve tembellik hissi dolduruyordu. İstanbul’un hele ki Anadolu yakası o zamanlar daha boş, daha sessizdi, öyle ki; o kadar mesafe olmasına rağmen, arada sırada uzaktan efkârlı bir tren sesi veya vapur düdüğü, binadan binaya seke-hoplaya tüm kulaklara uğrardı.

Daha berrak gecelerin, yeşilin yeşil, mavinin mavi, insanın insan olduğu yazlardan biriydi o yaz.

Uğur alelade bir çocuktu. Belki biraz görsel hafızası kuvvetli, tarih ve coğrafya dersleri onun kâbusları arasında yer almıyordu. Buna karşılık sayısal konulardaki yeteneği ortalamanın da altında, örneğin matematik dersi onun için ciddi bir sıkıntıydı.

İlk baş ağrısı o gün, annesi ve babası Uğur yüzünden içeride kavga ederken başladı. Kavganın konusu, kendisinin o sene girdiği ortaokul sınavında “kayda değer” hiçbir yeri kazanamamasıydı. Kazanamadığı belli olunca, zaten arkadaşlarıyla çok da vakit geçirmeyen Uğur’un tek başına evden dışarı çıkması yasaklandı. Çok üzülmedi, çünkü yalnızlığı ve odasında oynamayı seviyordu. Aynı gün oyuncaklarına da yasak geldi, yine üzülmedi. Başı oynayamayacağı kadar çok ağrıyordu.

Baş Ağrıları Devam Ediyor – 14 Kasım 1996

Beşiktaş Çarşı’da sıcak ama samimi, minik bir pizza dükkânında ilk kez öpüştü. Sevmiyordu; ama öylesi daha doğru olur diye “Seni seviyorum!” dedi. Daha sonra kızla üç kez daha buluştular. O zamana kadar sadece dergilerde ve Tan, Bulvar gibi gazetelerde gördüğü yerlerin bazılarına acemice dokundu, inceledi, hafızasına kazıdı.

İlk ve tek ilişkisini böyle yaşadı.  

Beşiktaş’ta geçen bu özel günün öncesinde yine başı ağrıyordu. İlkinin üstünden geçen yaklaşık yedi yıldaki sekizinci baş ağrısı kriziydi. Yine (bununla birlikte üçüncü kez) doktora gittiler. Bu sefer gittikleri nörolog aynı zamanda okuldan bir arkadaşının babasıydı. Uğur’u detaylı bir muayeneden geçirdi, tahliller istedi. Tahlil sonuçları öncekilerle aynıydı: Baş ağrısına sebep olabilecek herhangi bir anormal durum yoktu. Bu son muayenenin sonrasında büyükler ayaküstü sohbet ederken, muayenehaneye gelmiş olan arkadaşıyla da Uğur konuşuyordu. Arkadaşı bir ara Uğur’a “Hiç meditasyonu denedin mi?” diye sordu.

“Meditasyon mu? Hayır, neden ki?” diye cevapladı Uğur.

“Yerinde olsam bir de onu denerdim. Çünkü babam evde annemle konuşurken de söyledi. ‘Sonuçlarda bir şey çıkmayacak, eminim.’ dedi. ‘Psikolojik veya strese bağlı bir şey de olabilir.’ dedi.”

Uğur cevap vermedi, gözlerini boşluğa dikmiş düşünüyordu.

“Bana ilk kez babamın bir psikiyatrist arkadaşı söz etmişti meditasyondan. Sonra onunla ilgili bir de yazı okudum. Bence meditasyonu faydalı, ek bir yöntem gibi düşünüp deneyebilirsin. Yapmanın kimseye zararı yokmuş. Bakarsın derdine iyi gelir.”

“Tamam, bir araştırırım.”

Araştırdı da. Uğur’un meditasyonla tanışması bir sonraki ayın ortasını buldu. Bir daha baş ağrısı yüzünden doktora gitmedi.

Genç Uğur Üniversitede – 1 Ekim 1997

Orta boylu, kumral, soluk tenli, ince bir genç oldu Uğur. Farkında olmaksızın her daim yüzünde yer etmiş bir tebessümle bilindi.

Ailesi Tuzla’ya taşınınca, Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde birlikte okuduğu arkadaşlarından biriyle Fikirtepe’de bir daireye taşındılar. İki artı bir; ama toplasan üç etmez, küçük kare balkonlu, sokağa ve karşı apartmana bakan, az güneş alan bir daireydi. Bazen akşam yemeğinden yoksun, bazen de elektriksiz, susuz kaldılar ama huzurlu ve keyifli yıllar geçirdiler.

İyi ve sessiz bir ev arkadaşıydı Uğur. Çocukluğundan beri biraz ailesinin etkisi, biraz da kendi öyle tercih ettiğinden, etrafında fazla arkadaşı yoktu. Üstelik ailesinden henüz ayrılmanın verdiği bir heyecan ve rahatlık vardı üzerinde.

Yanında meditasyonu için getirdiği mumlar ve tütsüler sayesinde ev, birlikte kaldıkları süre boyunca okaliptüs, sandal ağacı, tarçın ve benzeri aromalarla bezeli tatlımsı bir kokuya ve mistik bir havaya sahip oldu. Ev arkadaşı Cenk de Uğur’un sessizliğini ve evde yarattığı bu kendine has ortamı sevdi. Sorunsuz ve uyumlu ev arkadaşları oldular.

Mustafa – 31 Aralık 1998

Ya yeni yılın gelişini ya da eskisinin rahvan gidişini kutlamak amacıyla, bekâr evlerinde ufak bir yılbaşı partisi verdiler. Mustafa ile bu partide tanıştı. Altmışların hippilerini andıran uzun saçlarıyla, tıpkı Uğur gibi baygın bakışlara sahip, güler yüzlü ve enteresan fikirleri olan, değişik bir tipti. Uğur çocuğu görür görmez, “Bu adam hayatta baş ağrısı çekmez!” diye düşündü.

Mustafa’nın meditasyona hem ilgisi hem de bu konuda epey bir tecrübesi vardı. Meditasyon ve yoga üzerine çok okumuş ve değişik teknikler denemişti. Ortak hobilerini keşfettiklerinde hemen koyu bir muhabbete daldılar. Sohbetleri o akşamı takip eden günlerde de sık sık devam etti. Kısa sürede Mustafa, kaçınılmaz şekilde Uğur’un en yakın arkadaşı oldu.

BÖLÜM 2: Temas

“Konsantre Bitki Özü” – 7 Temmuz 1999

Meditasyon. Latince meditatio kelimesinden gelmekte. Uygulayıcının amacına göre iç huzuru bulmak, özüne ulaşmak, kimi zaman ibadet etmek için kullanılabilir. Özünde zihnin denetlenmesi, zihinsel deneyimlerin yaşanması mantığı, dolayısıyla da uygulamada pek çok farklı tekniği ve biçimi vardır.

Uğur meditasyona ilk başladığı günden itibaren, bu konuya karşı olan doğal yatkınlığını fark etmişti ama hala teknik detaylar konusundaki yeterliliği ve bilgisi sınırlıydı. Yedi Temmuz günü okul kampüsünde rastladığı Mustafa’yla son meditasyon tecrübeleri üzerine derin bir sohbete dalmışlardı ve Mustafa, o gün olaya başka bir açıdan yaklaşarak Uğur’un hayatını sonsuza dek değiştirdi.

“Geçenlerde bir şey denedim.” diye başladı söze, sonra biri dinliyor mu diye etrafına bakındı.

“Ne denedin?”

“Bizim Orhan’ın bir arkadaşının dayısı ya da onun gibi biri işte, Hindistan’dan bir tür konsantre bitki özü getirmiş. Hintçe yazıyor, tam anlamadım ama tamamen doğal.”

“Haydaa.. Eee??” diye keyifli bir merakla sordu Uğur. İki samimi arkadaş, dış dünyadan soyutlanmış sohbetlerinin en yoğun anını yaşıyorlardı.

“Ee’si işte ciddi konsantrasyon sağlıyormuş.” Sesini alçalttı, “Kafa yapıyormuş.”

Bu noktada belki durabilirlerdi. Uğur konuyu değiştirse Mustafa ona ısrar etmeyeceği gibi, bir daha konuyu da açmazdı. Uğur da sesini alçalttı: “Bana bir parça getirsene, çok merak ettim!”

“Tamam, elinde olmuş bil.” dedi ve eline hop diye ufak bir şişe tutuşturdu. Sonra da sırıttı.

“Hahaha! Çok hızlısın!”

“Öyleyimdir. Hemen at onu cebine ve meditasyonun her detayını da mutlaka anlatacaksın, unutma sakın.”

Bir saat on dakika kadar daha, bu konu da dahil pek çok konudan konuşup ayrıldılar. Ev arkadaşı Cenk’in de memlekette olduğu günlerde daha rahat olacağı için, Uğur değişik bir heyecan içindeydi.

En Derin Meditasyon – 9 Temmuz 1999

Hayattaki en net, su götürmez gerçeklerden biri tartışmasız ölümdür. İtiraf edin: Ölümüne korkuyoruz ölümden! Daha da doğrusu, sonrasından. Arkasındaki yokluk, ışığı yutan karanlıkla özdeşleştirilir. İyi ya da kötü dünyevî tüm farkındalığın sonu, insanın zihninde ve doğal olarak tarihinin, sanatının, teolojisinin içinde kendine sağlam yer etmiştir; aynı zamanda ölümsüzlüğün de ilhamıdır. Bir eşiktir, “geçiş anı” vardır.

İstatistiği tutulur. Şehir şehir, hatta yayınlanmaz ama ilçe ilçe… Değişimlere, trendlere bakılır. Genç – yaşlı nüfus gibi gruplamalar yapılır. Kısacası ölüm her yerde ciddiye alınır, her yerde sayılır.

Amacı tam olarak bu olmasa da ölümü saymıştı Uğur’un annesi. Oğlunun baş ağrısı yüzünden son kez doktora gitmişler, eve döndüklerindeyse üst komşuları Murat Bey’in vefat haberini almışlardı. O anda fark etmiş ve geçmişi düşünüp dört tanesinde daha saymıştı ölümü. Saymadıkları ise aslında o anda aklına gelmeyenler ya da tanımadıklarıydı. Yine de ilişkiyi kurdu: Yakınlarındaki birinin ölümü oğlunda baş ağrısı yapıyor olabilir mi? “Tövbe estağfurullah, yok artık!” dedi içinden. Hiç unutmadı bu tespitini ama hiç de inanmadı.

Uğur Mustafa’dan aldığı bitki özünü de kullanmak üzere, o cuma akşamını meditasyonuna ayırmıştı. Gelir gelmez dolaptaki sınırlı envanter içinde yağlı hamburger kaşarı ile orta yaşını biraz geçmiş tost ekmeğini kestirdi gözüne. Hızlıca bir tost yaptı. Yemek sonrası, Mustafa’nın verdiği mis kokulu ve hoş aromalı bitki özünü de kullanarak bir fincan çay hazırlayıp içti. Sonra da camlar açık haldeyken koltuğa uzandı. Lodosun geçici olarak temizlediği havanın keyfini çıkardı. Akşam mumlarını yaktı, perdeleri ve camları kapattı. Başının ağrıdığı yere odaklandı ve meditasyona başladı.

Sonrasını hiçbir zaman çok net hatırlayamadı. Ama aklında kalan iki şey her zaman çok netti: Soğuk ve dokunma hissi.

Meditasyona başladıktan çok kısa bir süre sonra, hızlıca daldı gitti. Yine hafiflediğini ve içinin bulandığını hissetti. Her zamankinin aksine, derine inmesi çok daha kısa sürmüştü. Midesi kesintisiz bir şekilde, bir hafifleyip bir şiddetlenerek bulanıyordu ama umursamadı. Hiçliği düşündü; düşündükçe ayrıldı, uzaklaştı kendinden.

Kapalı gözleri ardındaki karanlığın seyreldiğini görmekten çok hissetti. Ters yönde, yukarı doğru akan bir şelalenin içinde gibiydi. Görünmeyen bir akıntıyla; yavaşça yukarı doğru süzülerek yükseliyordu. Gittikçe seyrelen karanlıkla beraber, etrafındaki hava da soğudu. Siyahlık fümeye, füme de griye çevirdi. Ve sonra şekiller geldi.

 Etrafını saran saf grinin içindeki çeşitli noktalarda belirdiler. Bir anda karşısında var olmuşlardı. Biraz daha yakında olanları bir yandan parlarken, aynı zamanda bir tütsünün dumanı gibi hareket halindeydiler ve şekilleri durmadan değişiyordu. Kimi zaman onları insan siluetlerine benzetti.

Kafasını kaldırıp yukarı baktı. Gördüğü şekillerden biri tam üzerinde süzülüyordu. Büyüktü, bir insandan büyük ama kesinlikle bir insan suretine benziyordu. “Üzerine giydiği bir şey var,” diye düşündü bir an, sonrasında ise emin olamadı. Şekil tıpkı diğerleri gibi bir parlayıp bir sönüyor, dış yüzeyi sakince dalgalanıyordu. Ayakları olup olmadığını bilmiyordu (o an göremedi, sanki üzeri pelerinle örtülmüş gibi, dalga dalgaydı) ama kolları olduğundan emindi; çünkü kollarıyla bir şey, belki birini taşıyordu. Taşıdığı nesne ya da kişinin de tıpkı o şey gibi kendi ışığı ve enerjisi olduğunu hissetti. Ve ikisi beraber yavaşça yukarı doğru süzülürken, Şey’in kucağındaki nesne ya da kişiden geriye damla damla izler kalıyordu. “Kan,” diye düşündü ve onun bir kişi olduğundan emin oldu. “Kucağındaki her kimse, ruhu kanıyor…”

Bu sırada beraber yükselmeye devam ettiler. Şey onu fark etmemiş gibiydi ve Uğur ondan daha hızlı olmak, onu yakından görmek istiyordu. Böylece harcadığı hayali bir efor, uzattığı hayali ellerle soğuk, gri boşlukta debelendi durdu. Soğuk arttıkça çabası da arttı. Nefes alması gittikçe güçleşiyordu. Terlediğini ve ter damlalarının vücudunda donduğunu fark etti. Aldığı nefes ciğerine ulaşmadan nefes borusunda donuyor gibiydi. Yaşadıklarının etkisiyle, ayrıldığı bedeninden farkında olmadan hafif bir inilti koptu. Şey’e çok yaklaşmıştı ve hayatında gördüğü en donuk ve en sert yüze doğru bakıyordu.

Ondan korkuyor olmasına rağmen, merakı galip geldi. Aralarındaki çok az mesafeyi kapatmak için son bir nefes almak istedi ama bu sefer nefesi gerçekten dondu! Korku bir yük treni gibi ağır, çöktü üzerine. Çok yukarıdaydı, hissediyordu. Yalnızdı, nefes alamıyordu ve düşmesine engel olacak hiçbir şey yoktu. Dünyevî bedeninden bu sefer de hafif bir korku nidası yükseldi. Büyük bir panik içinde gerçekte orada olmayan ellerini boşluğa doğru salladı ve o şey’in pelerine benzeyen, dalgalanan yüzeyini yakaladı!

Duyduğu sesi ya da çığlığı tarif etmek güç. Belki şaşkınlıktan doğan bir öfke patlaması. Çok kalın bir ses, aynı zamanda ses tellerinin parçalanmasını andıracak kadar ince, canhıraş. Dokunduğu anda soğuk o kadar artmıştı ki, dokunan elinin adeta taş kestiğini, yoğun bir acıyla beraber hissizleştiğini hissetti. Kalbi sıkıştı, bulantısı ve paniği daha da arttı. Etrafını yeniden karanlık sararken, duran akıntının da etkisiyle düşmeye başladı. Her yer kararmadan önce gördüğü son şey, hızla uzaklaşan siluetin donuk, karanlık ve adeta ruhuna işleyecek kadar öfkeli bir şekilde ona bakan gözleri oldu.

Gözlerini açtı. Salonda, meditasyon yaptığı yerde tuhaf bir açıyla yatıyordu. Tüm mumlar tükenip sönmüştü, bu ise en az üç saat meditasyon yaptığı anlamına geliyordu. Yavaşça ve dikkatlice yerinden doğrulurken bile midesi o kadar bulandı ki, kalkar kalkmaz tuvalete koşup akşam yemeğini alternatif bir yöntemle klozete teslim etti. Kelimenin tam anlamıyla bitkindi. Lavabodan akan cılız ve ılık suda ellerini, ağzını, yüzünü yıkadı. “Bir şey değişti.” dedi, mırıltı şeklinde; ama yine de kendi sesini duyunca irkildi. Aynadaki solgun yansımasına, yorgun gözlerine baktı ve bir anda gelen titreme ile olduğu yerde sarsılmaya başladı. Biraz önce hissettiği soğuk geri gelmişti. Öyle ki, sırtındaki ve içindeki soğuğu, vücudunda donmuş ama erimeye yüz tutmuş ter damlalarını hissetti. Eli zonkluyordu. Baktığında temas ettiğini düşündüğü sağ elindeki iki parmak ucunun hafifçe morardığını gördü.

Daha fazla dayanamadı. Yatağına gidip hem kendi pikesini hem de Cenk’in yatağındakini üzerine alarak, sıcak havaya rağmen kendisini bir kargo gibi paketledi. Anında uykuya daldı. Rüya gördü mü, bilinmez; ama kalktığında yaşadığı deneyimin çoğu detayı ile birlikte, gördüğü rüyalar da aklından silinmişti.

BÖLÜM 3: Açlık

Meditasyon Sonrası – 10 Temmuz 1999

Uğur ertesi gün neredeyse öğlen vakti, kan ter içinde ve midesi bomboş, büyük bir açlıkla uyandı. Dün akşamki yemeği aynen geri çıktığından acıkması normaldi. Hemen giyinip yakındaki börekçiye gitti. İki porsiyon öğrenci işi kol böreğini, iki su bardağı tavşankanı çayla mideye indirdikten sonra biraz rahatlamıştı. Kendisini hâlâ halsiz hissediyordu. O yüzden lodosun inatla devam ettiği, sıcak ama tertemiz hava olduğu halde, dışarıda gezmek yerine kitabını aldı ve yakınlarda pervanelerin durmadan çalıştığı, nispeten daha serin olan bir pastaneye gitti. Tüm gün kitap okudu, evde uzandı, televizyon izledi. Akşam yemeğini evinde yedi. Sonrasında yarım saat daha televizyonla oyalanıp, hâlâ mor olan parmaklarını üstünkörü inceledi ve nihayet halsizliğe teslim oldu. Saat on gibi yattı, yatar yatmaz da derin bir uykuya daldı.

Ev Ziyareti – 11 Temmuz 1999

Ertesi gün yine öğlene doğru ve bu sefer gördüğü bir rüyayı hatırlayarak uyandı. Rüyasında karşısında olanca heybetiyle dikilen, her yeri hafifçe esen rüzgâra karşı asılmış çarşaf gibi kıpır kıpır dalgalanan, kapkara bir siluet vardı. Siluetin bir şey tuttuğunu gördü. Elinde tuttuğu her ne ise Uğur onun kendisine ait olduğunu biliyordu. Ona doğru yaklaşmak, elindekini görmek, hatta onu almak istedi. Ancak attığı her adıma karşılık siluet de geriye doğru bir adım atıyordu. Bir süre denedikten sonra vazgeçti ve durup bakıştılar (Buz gibi donuk ve bir anlam taşımayan gözlerle süzüyordu Uğur’u. Soğuk, ruhsuz bir görüntüsü vardı). Siluet aniden hareket edince irkildi. Yaratığın elini havaya kaldırdığını ve ona el salladığını sandı. Ancak aslında siluet sadece elinde tuttuğu şeyi havaya kaldırmıştı. Dehşet içerisinde bunun gerçekten de bir el, bir başkasının eli olduğunu anladı ve hemen kendi koluna baktı. Sağ kolu bileğinin biraz gerisinde sona eriyordu ve sağ elinin olması gereken yerde sadece boşluk vardı. Gerçek hayatta attığı ufak bir çığlıkla, bir iniltiyle bitti rüyası. Birkaç nefeslik bir moladan sonra ise kan ter içinde, rüyasız bir alana doğru kaydı.

Uyandığında halsizliği devam ediyordu; hatta biraz artmış gibi geldi Uğur’a. “Çok ama çook açım.” dedi, yine kendisiyle konuşarak. O gün annesi ve babası beklediğinden hızlıca evde ne bulduysa ağzına attıktan sonra duş aldı, hazırlandı ve evden çıktı. Bir saat sonra, yüzünü buruşturmak tek çaresiymiş gibi annesinin serzenişlerine ve söylenmelerine karşı kendince barikat kurmuş, bitmesini bekliyordu. Onun rengi atmış, solgun ve gözaltları mor, halsiz halini görünce yaşadığı kısa çaplı şok, yerini çabucak öfkeye terk etmiş ve çocuğun insafını da babaya bırakmıştı. Bu konuda tecrübeli olan baba, duruma tam zamanında müdahale ederek tüm ilgi ve enerjiyi itina ile donatılmış sofraya yöneltti. Zaten ona göre çocuk soğuk almıştı ve sağlam bir yemek üzerine dinlenmekten daha iyi bir tedavi olmazdı.

Sofraya oturduklarında, çok geç kahvaltı yaptığını ve aç olmadığını söylemeyi planlıyordu ama birden aç olduğunu fark etti. Anne torpilli, tepeleme dolu bir tabak burnunun ucuna geldiğinde keyifle gülümsedi, teşekkür etti. Tabağına şöyle bir baktı ve iştahla yumuldu. Henüz ağzına birkaç lokma atmıştı ki, şişkin midesindeki baskıyı hissetti. Yaptığı geç kahvaltıyı düşündü, hissetmesi gereken de buydu zaten. Tabağını yarıladığında midesinde artık yer kalmamıştı. Tabağını önünden iterken, “Anne amma doldurmuşsun tabağımı!” diyerek kurtarmaya çalıştı durumu; ama anne bir şey demeden kafasını çevirip babasına kısa ve endişeli bir bakış attı. Durum ciddi işareti.

Babasıyla birlikte arka balkona yeni aldıkları ceviz rengi, kapaklı dolabı monte ettiler. Halsizliğine rağmen yardımı dokundu; ama babasının gözlerini zaman zaman üzerinde hissediyordu. Sonra bir sorun yokmuş gibi taze demlenmiş karanfil kokulu çaylarını yudumlayarak sohbet ettiler. Okuldan, derslerden, aile yakınlarından, hayattan söz ettiler. Eski evinde olmak, ailesi ile sohbet etmek Uğur’a iyi gelmişti. Onun bu halini gördükten sonra, ailesi de onunla konuşmaya ihtiyaç duyuyordu. Soru yağmuruna tuttular Uğur’un derdini anlamak için. Bir şey bulamadılar.

Giderken ikisi de sımsıkı sarıldı biricik oğullarına. Öptüler, kokladılar, saçlarını karıştırdılar. O gittikten sonra ev daha bir sessiz, daha bir boş oluyordu. Kendilerini üzgün ve hatta tuhaf şekilde bitkin hissettiler.

Uğur’un ailesi o akşam her zamankinden erken, kesintisiz, rüyasız bir uykuya yattı. Uğur ise ailesinin yanından moral bulmuş bir şekilde ayrıldı. Hatta iki gündür süregelen o tuhaf açlığın nihayet kesilmeye başladığını hissediyordu.

Üniversitede Olay – 12 Temmuz 1999

Hatırlanamayan rüyalarla dolu bir gecenin sabahıydı. Rüyaları genelde bir şeyden kaçarken, saklanırken geçmişti. Biri ya da bir şey onu bulmaya çalışıyor ama bulamıyor. Ve lanet olsun yine aç, hâlâ aç, çok aç! Halsizliği açlığı ile artıyor, artık bundan emindi. Sabah uyandıktan sonra işe yaramayacağını bile bile hızlıca bir şeyler atıştırdı, ardından okula gitti. Mustafa ile konuşmak, yaşadığı ilginç tecrübeyi ona anlatıp, fikrini almak ve aynı zamanda sıkıntısını paylaşabilmek istiyordu.

Son otuz yılın en sıcak günleri yaşanıyordu. Okulun final döneminin ortası, öğrencilerin genelde kalan sınavlara çalışmak için geldiği veya çalışmak dışındaki faaliyetler için boy gösterdiği günlerdi. Tahran’daki molla rejimine karşı ayaklanan üniversite öğrencilerinin ölüm haberleri neredeyse günlük olarak ülke gündemini işgal ediyordu. Sağda solda öğrencileri veya rejimi destekleyen, sık sık da okullardaki türban yasağı için toplanan ufak çaplı gruplar, okulun bu rahat döneminden faydalanıp, seslerini duyurmaya çalışıyorlardı.

Kantinde oturan Mustafa’yı gördü; gülümseyip el sallayarak selam verdi. Buna karşılık veren arkadaşının, o yaklaştıkça yüzündeki gittikçe solan gülümsemeyi ve gözlerinin irileştiğini görebiliyordu. Konuşmak için yanına kadar gitmek zorunda kaldı; çünkü kantin girişinin sağında toplanmış bir grup öğrenci, oldukça gürültülü bir protestonun ortasındaydı.

Olay tam Mustafa’nın ağzını açıp, elinden geldiğince vurgulayarak ve elleriyle kendisini baştan aşağı işaret ederek “Abi ne oldu sana??!!” dediği anda patladı. Kapı girişindeki grupla, sloganlarla gelen, karşıt görüşe sahip bir başka grup arasındaki sözlü atışma önce bağrışmaya, ardından da pankart sopalarının ve sandalyelerin de kullanıldığı bir kavgaya döndü. Arada konu ile alakasız olmasına rağmen çığlık atan, bağıran, panik halindeki öğrencilerin de kavga edenler kadar parçası olduğu arbede bir anda yayıldı. Mustafa “Koş!” diye gürledi ve süratle yerinden kalkarak, kantinin dışına doğru hareketlendi. Uğur da içinde patlayan korku ve adrenalinin etkisiyle seri şekilde ayaklandı; ama hâlâ kendini çok halsiz hissetmesi bir yana, ani hareketlenmeyle başı da birden dönünce, iki-üç adım attıktan sonra olduğu yerde kalakaldı.

Bir an tüm o gürültü patırtı içinde Mustafa’yla göz göze geldi. Arkadaşı arbedenin hemen dışına çıkmış ona bakıyor, elleriyle de destekleyerek koşmasını haykırıyordu. Koşmadı; omuzunun üzerinden geri, oturdukları yere doğru baktı. Masa yerinden biraz oynamıştı, sandalyelerden biri yoktu, diğeri ise bir öğrenci tarafından iki ayağından tutulmuş şekilde havadaydı. Tekrar Mustafa’ya doğru döndüğü anda bir el sertçe boğazına yapıştı!

Cevap bile veremeyeceği kadar sıkan (okulun en irilerinden biri, enlemesine ve boylamasına bar fedaisi gibi bir tipti.) elin sahibinin “Şerefsizler!” diye bağırdığını duydu. Halsizdi, bitkindi ve hâlâ hepsinden önemlisi ölümüne aç hissediyordu kendini. “Bırak!” demek istedi ama ağzından sadece bir parça tükürükle karışık bir hırıltı çıktı. Çaresiz bir şekilde, karşısındakinin boğazına doğru uzanan kalın bileğini sıkıca kavradı.

Sonrası biraz tuhaftı. Boğazını saran parmaklar önce gevşedi, sonra tamamen bıraktı onu. Ama o protestocunun bileğini bırakmadı. Nedenini anlayamadığı bir şekilde temasın hoşuna gittiğini hissediyordu. Birden çocuk dengesini kaybedip arka üstü yere devrilir gibi oturdu. Uğur çocuğu bırakmadı; ama eli gevşedi. Çocuk diğer elini başına götürdü, gözlerini kapatıp o şekilde kaldı. Bayılmıştı!

Uğur bunu fark ettiği anda, hissettiği keyif verici duygunun yerini ani bir korku aldı. Bunu o mu yapmıştı, yoksa önceden aldığı bir darbeden miydi? Hemen çocuğun elini bırakıp oradan hızla uzaklaşmaya çalıştı. Bu esnada birinin sırtı dönük, diğeri ise bir başkasından kaçar haldeki iki öğrenciyle aynı anda toslaştı! Anlık bir refleksle birini sağ kolundan, diğerini ise boynundan yakaladı ve yolunu açmak üzere, biraz önce kendisinde var olmayan bir kuvvetle onları iki ayrı yöne doğru sürükledi. Onlara dokunduğunda, aynı duyguyu tekrar hissetti. Sanki onlara dokunmak onu kendine getiriyor, üzerindeki ezici bitkinliği alıp götürüyordu. Hissettiklerine bağlı olarak, onları yolundan çeker çekmez bırakmadı. Teması yine mümkün olduğunca uzatmıştı.

Bu sırada arbede başladığı hızla yatışmaya başladı. Okul kapısı yönünden polisin sesi ve koşan ayakların patırtısı duyulduğunda, önce o tarafa, sonra da arkasına dönüp, beş saniye önce yolundan çektiği iki öğrenciye baktı. Kolundan sürüklediği kız yerde kollarını vücuduna sarmış, başı ve kıvırcık, kızıl saçları çilli yüzünün neredeyse tamamını kapatır bir halde titriyordu. Diğer çocuksa yarı baygın bir şekilde, bir kolu yüzünün üstünde, derin derin nefes alıyordu. Uğur korkuyla keyfi aynı anda hissetti. Burada olan şey bir tesadüf değildi. Hem ona saldıranı hem de diğer ikisini sadece dokunarak istemsiz bir şekilde etkilemiş, en önemlisi de içinde artık dayanılmaz bir hal alan açlığını biraz olsun dindirmeyi başarmıştı.

Kenara, Mustafa’nın yanına doğru yürümeye başladı. Mustafa onun geldiğini görür görmez oturduğu yerden kalktı, tetikte ve gergin bir şekilde birkaç adım geriledi. “Ne yaptın onlara?!” diye bağırdı. Şaşırdı Uğur. Duyan biri var mı diye etrafına baktı, kimse yoktu. Arkadaşının tüm bu olanlar süresince onu izlediğini anladı. “İstemeden oldu” demek istedi ama hikâyeyi baştan anlatması en doğrusu olacaktı.

“Her şeyi anlatacağım, gel konuşalım.”

Ona doğru attığı bir adım daha üzerine “Hayır!” diye bağıran Mustafa bir anda kalabalığa doğru döndü ve koşar adımlarla uzaklaştı. Uğur arkasından bakakaldı. Arkadaşının yüzünde ilk kez korku ve nefret karışımı bir ifade görmüştü.

Tüm bu olan bitenin şaşkınlığıyla arbededen uzaklaşıp, sınava gireceği binayı buldu. Yaşadığı kısa süreli maceraya ve üzerine arkadaşının onu bırakıp gitmesine rağmen sabaha göre daha iyiydi. Sınav saati geldiğinde çoktan yerini almış, sınavın başlamasını bekliyordu.

Halüsinasyonlar – 13-14 Temmuz 1999

Üniversitede yaşadığı olayın ardından, korku filmlerini andıran iki gün geçti. Mustafa’yla yaşadığı kötü tecrübe sürekli aklındaydı ve onu iki kez aradı. Her ikisinde de telefona çıkan annesi, Mustafa’nın evde olmadığını ve ne zaman geleceğini bilmediğini söyledi. Doğru mu, değil mi bilinmez ama sonuç olarak Uğur bu işte tamamen yalnızdı.

Yemek yemenin, hissettiği açlığa karşı işe yaramadığından emin olduğu için artık yemeyi de bırakmış, halsizliği ve moral bozukluğunun da etkisiyle iki gün boyunca evden bir kez bile dışarı çıkmamıştı. Gerçek anlamda acıktıkça, sağda solda bulduğu şeylerden atıştırıyor, onun dışında da ara sıra su içiyordu.

Gece rüyalarında kovalanmaya, takip edilmeye devam etti. Bir tanesinde onu arayanın üniversitede boğazına yapışmış olan insan azmanı çocuk olduğunu gördü. Sıcak ve yapış yapış bir gecede kendisini gölgelerin arasına saklamak isterken, duyduğu ayak sesleri ile irkiliyor ve hemen ilerisindeki bir köşeyi dönen çocukla yüz yüze geliyordu.

Gözleri temas ediyor; ama karşısındaki gözlerin içi boş bakıyor. Göz bebeklerinin rengi gitmiş, derisinin de öyle – grimsi görünüyor. Birkaç saniye kıpırdamadan duruyorlar. Çocuk birden yüzü kadar gri, kurumuş gibi görünen kolunu kaldırıyor. Onu işaret ederken ağzı konuşacakmış gibi açılıyor; ama sözler yerine tek ve gırtlağını yırtarcasına bir çığlık koparıyor. Birine sesleniyor! Elleriyle kulaklarını kapatan Uğur’un içi bir anda tarifsiz, muazzam bir korkuyla doluyor. Arkasındaki karanlığın titreştiğini ve şekillendiğini görmekten çok hissediyor. Onu arayan şey orada. Alamadığı nefesler arasında (Hava ne ara bu kadar soğudu?) “Bu bir rüya olmalı, bu bir rüya ve uyanmam gerek!” diye çırpınıyor.

Rüyanın etkisiyle gecenin dördünde uyandı ve çok uykusu olduğu halde bir süre uyuyamadı. Başka rüyalar da gördü. Artık gece ve gündüz sürekli uyuklar haldeydi. Halsizliğinin iyice artması ve dayanılmaz bir hale gelmesinden sonra hissettiği bezginlik, tam ona daha da kötüsünün olamayacağı fikrini vermişken halüsinasyonları başladı.

İlki on dördü sabahı gerçekleşti. Bitkin ve rüyasında yine kovalanmış bir Uğur, yatağından ayaklarını sürüyerek kalktı ve yüzünü yıkamak için olağanüstü bir çaba ile banyoya doğru yollandı. Aynada artık tanımakta güçlük çektiği yansımasına hızlı bir bakış atıp yüzünü yıkamaya başladı. Bir an aynadaki yansımasında, arkasında bulunan duş perdesinin kenarlarındaki hareketi yakaladı. Rüzgârdan kaynaklanması gayet muhtemel olsa da dalgalanma o kadar sakin, ağır ve düzenliydi ki, Uğur nedeninin rüzgâr olmadığından adı gibi emindi. Düzenli dalgalanma ona daha önce gördüğü bir şeyi hatırlattı ama ne olduğunu çıkaramadı. Hızla yüzünü kurulayıp arkasını döndü ve perdeyle yüzleşti, kıpırdamıyordu! “Yorgunluktan olmalı!” dedi; ama yine de çıkarken tuvaletin kapısını kilitlemeyi ihmal etmedi.

Bir başkası su içmek için mutfağa gittiğinde oldu. Elinde tuttuğu su bardağından yansıyan görüntü bir an gözünü aldı. Bardağı göz hizasına doğru iyice kaldırınca, yansımadan, hemen arkasındaki mutfak girişinde dikilen biri olduğunu gördü. Korku ve refleksle arkasını dönerken, elindeki bardak yere düştü; ama canı yanmasına rağmen ayağının üzerine denk geldiği için kırılmadı. Mutfak girişinde kimse yoktu. Tam yine “Hayal…” diyecekken, bu sefer balkon kapısı çok sert ve hızlı bir şekilde kapandı. Ödü kopan Uğur salonda ve ardından evin geri kalanında bir tam tur attı ve turu bitene kadar, mutfaktan aldığı ekmek bıçağını elinden bırakmadı. Ardından balkon kapısını da sıkı sıkı örttü

On dördü akşamı yaşadığı son olayda balkondaydı ve karşı çatıda kıpırdamadan duran, kendisine bakan adamı fark ettiğinde, balkondan dışarıyı izlemekteydi. Üzerinde bir çeşit gri renkli cübbe olan, ceset gibi soluk biriydi. Kendisine baktığını fark ettiği anda, şiddetli bir rüzgâr çıktı. Anlık rüzgâra karışan ve dalgalanan cübbesinin içinde bir anda kaybolan adamın yerinde, bir an sonra artık çatıyı terk etmiş gri renkte bir paçavra duruyordu. Uğur terden sırılsıklam bir halde, balkon demirini kavramaktan kızarmış (Hala mor olan iki parmağı hariç…) ellerine baktı. Gördüğü şeyin tüm bu yaşadıklarıyla ve baş ağrısıyla ilgisi olduğundan emindi. Artık kendini çaresiz hissediyordu. Ayaklarını sürüyerek içeri girdi, kanepeye yığılırcasına uzanıp gözlerini kapattı.

Açlığın Sona Erdiği O Muhteşem Günün Gelişi – 15 Temmuz 1999

Sabah saat dört on beş: Bir başka rüyadan uyanış.

Bu defa çok farklıydı. Yine aranıyordu ve yine onu arayan şey çok yakınındaydı. Bir faydası olmadığını bilmesine rağmen, içinde bulunduğu karanlığa sığınarak, gölgeli sokaklar arasında kaçmaya, saklanmaya çalıştı. İlk kez geçtiği bir sokağın köşesini dönünce “onunla” yüz yüze geldi. Kaçamadı. Kıpırdamadan ve hatta nefes dahi almadan olduğu yerde kaldı. Karşısındaki sureti hatırlamıştı. Meditasyon yaptığında gördüğü gibiydi ama aynı zamanda dün çatıda gördüğü gri cübbe içindeki uzun adamı da andırıyordu; hatta Uğur’a göre karşısındaki tam olarak bir insan da değildi. Yüz yüze gelmelerine rağmen suretin ona doğrudan bakmadığını fark etti. Etrafa (tam onun olduğu yer de dahil etrafına…) baktı, inceledi. Bir süre kıpırdamadan durdu. Sonra dönüp başka bir yöne doğru yavaşça ilerlemeye başladı. Onca zaman kaçmış ve tam yakalandığını düşündüğü anda suret onu bırakıp (ya da göremeyip?) gitmişti.

Uyandı. Yavaşça ve güçlükle doğruldu yatağından. Tekrar düşündü: Suret onu bulmuş ama görmemişti. Peki ama neden? Bunun ve tüm bu rüyaların, birbirini takip eden alelade bir tesadüfler zinciri olamayacağının bilincindeydi. Oturduğu, bitkinlik ve ağrı içinde titrediği yerde içinde bulunduğu durumu değerlendirdi. Bitmek tükenmek bilmeyen ve sürekli daha da artan bir açlık, gittikçe güçsüz, halsiz düşmesi, onu arayan şeyin tam anlamıyla ölümü çağrıştırması… Ve şimdi, nihayet onu yakalamışken o sanki yokmuş gibi, onu görmeden uzaklaşması… Sanki yokmuş ya da… ölmüş gibi? Kurumuş dudaklarını yaladı ve karşı duvara uykulu ve sakin gözlerle bakarak bir soru sordu: “Ne yani, ölüyor muyum?” Söylediği kendisine bir an saçma geldi ama bunu düz mantıkla değil, biraz da hislerine dayanarak düşünmüştü.

Grip olmuş gibi hissediyordu kendini. Kol ve bacak eklemlerinde giderek şiddetlenen bir ağrı vardı. Titremeler ara ara vücudunu yokluyordu. Evin içinde hayalet gibi cansız, renksiz, sağa sola devrilerek dolanıp duruyordu. Uzanmayı denedi ama duramadı. Açlığı artık gerçek anlamda canını yakmaya, bitmeyen bir işkence haline gelmeye başlamıştı.

Saat sabah yediye geldiğinde, daha fazla dayanamayıp kendini sokağa attı. İnsanlar işlerine gidebilmek için daha şimdiden sıcak olan havada, tıklım tıkış ve oksijeni az, karbondioksiti ve “leş-teroksiti” bol minibüs ve otobüslerde inme, binme veya sadece ayakta durabilme savaşı veriyorlardı.

Etrafı umursamaz şekilde amaçsızca ilerledi cadde üzerinde. Yanından geçen insanların vücutlarından yayılan enerjiyi hissediyor, o enerjinin ne olduğunu bilmese de içine çekmek ve yine acısını dindirmek, rahatlamak istiyordu. Ve nihayet onu gördü…

Süpermarketin köşesindeki ışıklara doğru yaklaşırken, karşıdan gelen mavi takım elbiseli, genç çocuk dikkatini çekti. Topluca, metal çerçeveli gözlüğü olan, dalgalı saçlı, somurtkan ve gözaltları torba torba, hayattan bezmiş gibi görünen bir tipti. Ama dikkatini çekmesinin nedeni çocuğun tipi ya da kıyafeti değildi. Çocuktan müthiş bir enerji yayılıyordu! O kadar ki, Uğur kendini biraz zorlasa enerjiyi görebileceğini hissetti. Kontrolsüz ve sarsıcı diyebileceği kadar şiddetliydi. Mustafa olsa müthiş benzetme yeteneği ile “Ağzı büzülmüş bir balondan sızan basınçlı hava gibi.” derdi.

Çocukla aralarında bir buçuk metre kala göz göze geldiler. Uğur’un açlığı öylesine büyüktü ki, gözlerini kırpmadan bakarak besin kaynağına adeta kilitlendi. Bu esnada yürümeyi bıraktı, olduğu yerde durdu. Şimdi çocuk da durmuştu ve karşılıklı, gözlerini dahi kırpmadan birbirlerine bakıyorlardı. Ondan sızan bu muazzam enerji ile kendini doyurmak isteyen Uğur, ne yaptığını bilmeden, kontrolsüzce ve parmağını dahi kıpırdatmadan, zihni ile karşısındaki adama uzandı ve enerjisine “dokundu”.

Dokunmanın etkisi her iki taraf için de elektrik çarpması gibi şiddetli ve sarsıcıydı. Fiziksel temas gibi değildi. Uğur’un hissettiği anlık tatmin hissi aşırı yoğundu, dengesini kaybedip sendeledi. Karşısındaki çocuğun yarım saniye içinde önce ağzı açıldı, gözleri irileşti. Yüzünü bir şok ve korku ifadesi kapladı. Elinde tutmakta olduğu iş çantasını kaldırıp Uğur’la arasına kalkan yaparak geriye doğru iki büyük adım attı ve bozuk kaldırıma takılan ayağı yüzünden yola sırt üstü uçtu. Yere düşmeye fırsatı olmadı çünkü o sırada geçmekte olan ve bir anlığına açılan trafikte, önündeki boşluğu yan şerittekine kaptırmak istemeyen bir taksi hızla ona çarptı. Sonra da altına aldığı çocuğun üzerinden geçip ancak durabildi.

Ortalık karıştı. Uğur’un hissettiği anlık şok iki saniye kadar sürdü. Şaşkınlığın yerini ise hiç hissetmediği kadar yoğun bir açlık aldı. Kontrolü ele geçiren bir oto pilot onu kaza noktasına doğru yönlendirdi. Kalabalık toplanmaya başlamıştı. Çocuğun etrafı bir insan yığını tarafından gitgide kapanıyordu. Uğur kalabalık içinde kendine yer açmak için sakince ellerini uzattı ve arkası dönük iki kişiye dokundu. İrkildiler, titrediler ve hemen aksi yönlerde ve arkalarına dahi bakmadan uzaklaşmaya başladılar. Uğur yarı baygın gözler ve sakin bir ifadeyle henüz ölmemiş gencin yanına doğru çömeldi.

Sesler artık Uğur’a ulaşamıyordu. Tüm bu gürültü, sıcak, nem, kalabalık, lağım, parfüm ve ter kokusu, yapış yapış, heyecanlı, korku dolu, üzgün yüzler… Hepsi ayrı bir yerde, birbirine karışmış bir balçık gibi etrafını sarmış ama ona dokunamaz haldeydi. Uğur içine daldığı bu yeni ve sakin çevrede ölmek üzere olan çocuğa odaklandı. Çocukta hissettiği enerji artık daha da yoğun bir şekilde sızıyordu. “Her durumda ölecekti. Zamanı gelmişti.” diye düşündü. Üzgün değildi, en azından o an için. Yanına çömelmiş bir şekilde, kıpırdamadan ve yine zihniyle uzandı kurbanına.

Enerji ruhuna, zihnine, hücrelerine bir yıldırım gibi düştü. Açlığına doğru, yıkılan barajın, bir köyün üzerine aniden saldıran azgın suları gibi, şiddetle akmaya başladı. Hissettiği tatmin çok yoğundu. Başı dönerken, ellerinden destek alarak çömelmeye devam etti. Gencin kanının, ona çarpan taksinin arka tekerleğine kadar ulaştığını gördü. İçinde bir yerlerde büyüyen şiddetli üzüntüyü ve suçluluk duygusunu bastırdı.

Etrafına zihniyle ördüğü duvar ve buna bağlı sessizlik, bir anda gelen vahşi bir çığlıkla parçalandığında, Uğur yerde artık cansız bir halde yatan gençten alabildiği tüm enerjiyi henüz çekmiş ve karnını doyurmuştu. Yeni çektiği enerjinin verdiği rahatlık, güç ve hızla bir anda ayağa kalkıp, sese doğru döndü. Bir önceki gün çatıda ve sonrasında rüyasında gördüğü gri adama benzeyen bir başkası karşısında dikilmiş, daha önce kimsede görmediği şiddette bir nefretle kendisine bakıyordu. Nedenini hemen anladı. Uğur aslında onun alması gerekeni ondan önce almıştı!

Duyduğu çığlık ve bu bakış karşısında çok düşünmedi. Hızlı davrandı, sağına doğru dönüp rüzgâr gibi bir koşu tutturdu. Kalabalığın arasından yavaşlamadan ve hızla geçiyordu. Biraz mesafe aldıktan sonra, hemen sol yanında fark ettiği yüksek demir parmaklıkların öte yanına, sigortalar kurumuna ait boş arsaya atlamak istedi. Bunu yaparken köşedeki duvardan destek aldı ama beklemediği bir şekilde, o kadar uzun bir sıçrayış yaptı ki, bahçenin iki üç metre kadar içine uçtu. Ağzını açıp bir hayret nidası dökmek üzere doğruldu ama ses çıkaramadı. Uzaklaştığını sandığı griler içindeki adam tam karşısında, bir süredir onu beklermiş gibi sakin, duruyordu. Uğur daha kımıldayamadan bir eli ile sert bir şekilde Uğur’un boğazını kavradı ve zaman da dahil her şey durdu.

Sıcak yerini soğuğa bırakırken ayaklarının yerden kesildiğini hissetti Uğur. Boğazında aşırı bir baskı yoktu; ama yine de gri adam onu kendisi ile birlikte tüy gibi yerden havalandırmıştı; yükseliyorlardı! Sesler ve görüntüler birbirine girmiş haldeydi ve etrafında görebildiği, çoğu artık aşağılarda kalmış olan, canlı veya cansız hiçbir şey kıpırdamıyordu. Korku tüm vücudunu sarıp yüreğinin derinliklerine kadar inerken “Bir tür meditasyonda gibiyim,” diye düşünebildi zorlukla. Gri adamın yüzünde, öfkesinin yanında ona yaşattığı korkunun farkındalığına bağlı bir tatmin ifadesi olduğunu görebiliyordu. Bir şeyler söyleyecekti ki, gri adam sarımtırak dişleri ve grimsi, solgun dilinin bir parçası da görünen ağzını açtı. Sesi çıkmadı. Uğur’un gözleri kapandı ve zihni birden kelimelerle doldu. Gri adamın kelimeleri ile.

“Bizlere iznimiz dışında el sürme cüretini gösteren, gücümüzün ufak bir parçasını çalan ve şimdi hakkımız olanı bizden önce alan sen! Gözlerimin içine bak! Korkuyu hisset, soğuğu hisset, yokluğu hisset; çünkü sen artık yoksun. Çaldığın ruhla birlikte senin ruhunu da söküp alacağım! Kork! Çünkü korku acıdan önce gelsin ve seni daha güzel hazırlasın. Kork! Çünkü sen hırsızsın ve ilk cezanı benden, ölümün uşağı ve uygulayıcısından çekeceksin.”

Uğur konuşmak istedi ama sesi çıkmadı. Onun yerine zihninde oluşan kelimeleri ona yönlendirmeye çalıştı. Karşısındakinin ani şaşkınlığından, bunu beklemediğini ve başarılı olduğunu anladı. “HAYIR!” Sesi gri adamın zihninde patladı. “Bırak beni! Bırak yoksa kim kime ne yapıyor görürüz!”

Gri adam anlık şaşkınlığını üzerinden atıp zihninden gülerken, sessiz dudaklarının kenarları yukarı doğru kıvrıldı.

“Aptal! Cezanı çoktan verdim, bak!” Uğur’un boğazını kavradığı eliyle başını zorla çevirerek aşağıda bir yeri gösterdi. Zaman yeniden akmaya başlamıştı. Uğur’un bedeni orada, tam ayaklarının yerden kesildiğini düşündüğü bahçede cansız yatıyor, etrafını çeviren birkaç kişi, onu incelemek üzere eğilen bir adamın teşhisini bekliyorlardı.

Korku tamamen ele geçirdi Uğur’u. Panikledi, ağlamak istedi ama ağlayamadı. Öldüğü, her şeyin bittiği düşüncesini içine sindiremiyordu. Her şey nasıl bu noktaya gelmişti? Aynı zamanda kafasında gri adamın, onun bu hissiyatından aldığı keyfi de hissediyordu. Sinir bozucu, gıcık, nefret edilesi bir keyifle Uğur’un artan korkusundan zevk alıyordu. Bunu fark etti ve yüreğini saran korku, çaresizlikle de birleşince bir anda yok oldu gitti. Daha doğrusu başka bir şeye dönüştü: Öfkeye! Sağ eliyle ileri atılarak gri adamın boğazını aynı şekilde kavradı. Diğerleri gibi gri adamın da enerjisini çekmeye çalışacaktı. Önce hiçbir şey olmadı. Tam onun öfkeli düşünceleri beynine ulaştığı sırada, ilk enerji kırıntılarının geldiğini hissetmeye başladı. Ufak ufak çekebildiği ama çok daha yoğun bir enerjiydi gri adamınki. Zihnine ulaşan öfke ve küfür yerini önce şaşkınlığa, sonra da korkuya bıraktı. Korkma sırası gri adama gelmişti.

Diğer eliyle, gri adamın boğazını tutan kolunu kavradı. Gücünün farkına varıyordu, çaresiz değildi. Zihnini toparladı ve artık kendini aç hissetmese de biraz önce yaşadığı açlık duygusunu düşünerek, o duyguya ve gri adama odaklandı. Zihniyle yöneldi, yapabildiğince enerji çekmeye çalıştı. Gri adam tüm zihniyle ve ruhuyla direniyor ve o da artık Uğur’un enerjisini çekmeye, onu belki de tamamen yok etmeye çalışıyordu.

Bir süre hafif kıpırtılar dışında hareketsiz ama zihinlerinde muazzam bir iradî çaba içerisinde durdular. Uğur içinde biriken enerjinin gittikçe arttığını hissediyordu. Gri adamın ağzının bir kez daha çığlık atmak üzere açıldığını gördü; ama çığlık atmadan yarım saniye önce gri adam çözüldü! Uğur aklında daha uygun bir kelime bulamamıştı. Bir anda gri adamın tüm enerjisini şiddetle çekmeye başladı. Çektikçe adam silikleşiyor, yok oluyordu. Son bir çaba ile boşta kalan elini kaldırdı ve Uğur’un yüzüne nişan alarak savurdu. Uğur son anda kafasını çevirince yanağına, birbirine paralel üç çizgilik bir darbe ile kurtuldu. Bu darbenin aşağıdaki bedenine de bir şekilde ulaştığını biliyordu ama umursamadı. Gri adam artık varoluştan tamamen silinirken, kendini boşluğa, bir kez daha serbest düşüşe bıraktı.

Derin ve sert bir nefesle kendine geldi. Kulağına gittikçe yaklaşan ambulansın siren sesi geliyordu. Bahçeye uzanmış ve etrafı insanlarla çevrilmişti. “Yaşıyor!” diye bağırdı kadının biri. Üzerine eğilmiş ve kalp masajını henüz bitirmiş olan bir başkası doğrulurken, sırtı sıvazlandı ve marifetli elleri defalarca sıkıldı, tebrik edildi. Uğur şöyle bir silkinip ayağa kalkınca şaşırdılar. “Dur, hemen kalkma, dinlen. Ölümden döndün bak.” dedi kalabalıktan biri; ama Uğur dinlemedi. Kendisine kalp masajı yapan kadına gülümseyerek teşekkür etti. Gülümsemesi öylesine içten, canlı ve enerjikti ki, etrafındaki insanları da gülümsetti (Uğur yanlarından ayrıldığında etrafındaki herkesin içi, anormal bir mutluluk ve sevgiyle dolup taşmıştı).

Enerji dolu, hafiflemiş ve kafası karışık bir halde eve doğru yürüyüşe geçti. Tüm yaşadıklarına rağmen farkında olmadan ıslık çalmaya başladı. Köşedeki büfeyi görünce, yürüyüşüne ara verip oturdu. Tost ve çay söyledi. Mideye indirirken kendi kendine olan biten her şeyi düşündü, değerlendirdi. Elbette hiçbir mantıklı sonuca ulaşamadı. Tüm bu olanlar akıl karıştırıcıydı. Eğer meditasyon sırasında dokunduğu şey ölümün ta kendisiyse, belki de onu aramaya henüz başlamıştı… Bu düşünce ile bir an içi ürperdi. Ama karnını doyurmuş ve içindeki açlığı tamamen yok etmişti; hatta bir daha acıkmayacak gibiydi. Enerji doluydu ve biraz önce bir ölüme neden olmasına rağmen tuhaf bir şekilde rahatlamış ve mutlu hissediyordu.

Günün kalanı boyunca olanları düşünmedi. Ailesini gördü. Bu yeni hali ve enerjisi, etrafındaki herkes gibi ailesine de bulaştı. Yüzündeki çizikler bile babası tarafından müstehcen bir espri konusu oldu. Mustafa’ya da telefonda ulaşabildi, her şeyi anlatacağına dair söz verdikten sonra randevulaştılar. Kendini iyi hissediyordu. O gece rüyasız ve derin bir uyku uyudu.

Açlığı yaklaşık üç gün sonra yeniden başladı.

Nisan 2015
Düzenleme: Kasım 2019