Bir süredir yürüyordu. Ne kadar zamandır? Nerede? Neden? Verecek cevabı yoktu; tek bildiği yürümesi ve sayması gerektiğiydi. Havası temiz bir yerdeydi, o kesin. İki yanı ayçiçeği tarlası, bir köy yolu olduğunu düşündüğü, ıssız, serin, sert esintili bir yerdeydi. İnanmayan, birbirinin üzerine çullanan, rüzgârın her tokadıyla, çekirdeklerini sırıtan dişler gibi göz önüne seren ayçiçeklerine sorabilirdi.

“İşte bir tane daha”, diye düşündü. Uzaklardan bir gümbürtü, içli bir homurdanma sesi geldi. Bir dev, son sürat üzerine doğru koşuyormuşçasına, ses adım adım katlandı. Lacivert ve grinin tonlarıyla harmanlanmış gökyüzü habire kıpırdanıyor, havadaki statik elektriği ta burun deliklerinin içine kadar hissediyordu. Sesini, rüzgârın uğultusuyla tıkanan kulaklarına hediye etti: “Yetmiş üç!”

Bu kadar bilinmezin içinde tek dayanağı, kafasının içinde duyduğu seslerdi. Sesler ona yön veriyor, daima ilerlemesini, yakında rahata ve huzura ereceğini söylüyorlardı. Ne zaman sızlansa, acıksa, susasa veya üzerine yorgunluk çökse, sesler ilerlemeye devam etmesini buyuruyordu; tuhaftır ki, açlığı, susuzluğu ve yorgunluğu geçiveriyordu. “YÜZ!” diye haykıracağı anı iple çekiyordu.

“Az kaldı, dayan!”

Doksandan sonra işler korkutucu bir hâl aldı. Her yıldırım, düştüğü noktayı görebileceği kadar yakındı. Hava karardı, uzakları göremez oldu. Doksan sekiz öyle bir patladı ki, korkudan konuşamadı; ama saymaya devam etti. Kafasını kaldırıp, tepesinde dönüp duran renk karmaşasına baktı. Yeni bir patlamanın geldiğini hissetti. Saymak için ağzını açıyordu ki, müthiş bir gürültü eşliğinde her yer aydınlandı; ve sonrasında karanlık çöktü.

Gözlerini açtı. Bir laboratuvar ortamındaydı. Etrafındaki insanlar sevinç içinde, birbirini tebrik ediyordu. En yakınındaki, görevli olduğunu tahmin ettiği kişi konuştu: “Sonunda sizi kurtarabildik efendim! Oyundan sağ salim çıktınız!” Karşı köşede bir kadın ağlıyordu; tanıyor muydu onu?

Görevli heyecanla konuşmaya devam ediyordu, “… sayenizde hacker grubunu bu sefer yakalayacağız!”

Güçlükle konuştu: “Ama yüz olmadı?”

“Efendim?”

Kasıldı. Göz bebekleri masmavi bir ışıkla titreşirken, odadaki tüm cihazlar kapandı. Havayı ekşi, genzi yakan bir koku doldurdu. Görevini tamamlamanın rahatlığı ve sevinciyle haykırdı: “YÜZ!”

Büyük bir patlama oldu.